Uzun koridordan ve birkaç parmaklıklı kapıdan geçtikten sonra, görüşme salonuna ulaştım. Bunun için çok uzun süre bekledim. Ellerim terliyordu. Boğazımda da bir düğüm oluştuğunu hissediyordum. Heyecanlandığımda hep böyle hissederim. Önümdeki gardiyan son kapıyı da açtı. Bana döndü, gözlerimin içine baktı. Beni rahatlatmak istercesine “Merak etmeyin, sizi izliyor olacağız. Saldırırsa müdahale ederiz.” dedi. 

Onu başımla onayladım. Açılan kapıdan içeri girdim. Kapı ardımdan, gürültüyle kapandı. Karşımdaydı; Türkiye’nin bilinen ilk seri katili. Bir kadın olması ne tuhaf diye geçirdim içimden. Başını önüne eğmiş, ellerine bakıyordu. Saçları hafif seyrekleşmişti. Oturduğu sandalyeye zor sığıyordu. Yavaşça başını kaldırdı ve gözlerini gözlerime dikti. 

“Oturmayacak mısın?” Ses tonunda hafiften bir hoşnutluk sezdim. Orda olmamdan ve belli ki ondan ürkmüş olmamdan hoşnuttu. Kendimden utandım. Bu röportaj için aylarca uğraşmıştım ve şimdi karşısında öylece donakalmıştım. Yavaşça yürüyüp temkinlice karşısındaki sandalyeye oturdum.  

“Kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.” Sesim tahmin ettiğim gibi, olduğundan daha kısık çıkmıştı. 

“Bana fikrimi sormadılar aslında ama önemli değil. Anlatacaklarımı herkesin öğrenmesini istiyorum. Gerçi hâkim pek inanmadı ama belki ülkenin geri kalanı inanır.”  

“Suçsuz olduğunuza inanıyor musunuz?’’ 

 “Evet, çünkü suçsuzum.” 

“Sizin öldürdüğünüze dair…” Cümlemi tamamlayamadan konuşmaya başladı. 

“Onları ben öldürmedim demedim. Sadece suçsuzum dedim.” 

Kayıt cihazımı masanın üzerine koyu, düğmeye bastım. 

“Kendinizi bize tanıtır mısınız Ayda Hanım?’’ Sesim cılız ve titrek çıkmıştı, güldü. 

 “Benden korkmana gerek yok. Sana saldıracak değilim.” 

“Korku değil de heyecanlıyım diyelim.” 

“Senin adın ne?” 

“Taylan Gün.” 

“Memnun oldum Taylan Gün. Ben de Ayda Zafer. Seri katil olmadan önce, bir dergide çalışıyordum. Hayatımdan memnundum. Ailemle yaşıyordum. Arkadaşlarım tarafından sevilirdim. Eğlenceli ve merhametli biriydim.” 

“Peki, ne oldu?” 

“Ne oldu da bu hâle geldim? Anlatacağım. Ama bana söz ver. Ne anlatırsam anlatayım ön yargısız, hadi canım demeden inanacaksın. Dinleyeceksin demiyorum, inanacaksın da. Yoksa bunları anlatmamın hiçbir anlamı kalmaz.” 

“Tamam, size inanacağıma söz veriyorum.” Aslında bunu söylerken içten değildim elbette. Karşımda psikopat bir katil duruyordu. Eminim anlatacakları da kendini haklı gösterecek, kafasında kurguladığı şeyler olacaktı ama dinlemek için sabırsızlanıyordum. 

“Dediğim gibi, sıradan ama mutlu bir hayatım vardı. Bir tek sorun dışında, fazla kilolarım… Bilinen tüm diyetleri denedim. Ama bir türlü istediğim kiloya ulaşamadım. İstediğim kıyafetleri giyememek, istediğim gibi görünememek beni çok mutsuz ediyordu. Bir de çalıştığım dergi moda dergisiydi. Neler hissettiğimi az çok tahmin ediyorsundur. Bir gün, internette bir ilan gördüm. ‘’Ruh Diyeti’’ Bir bu eksikti dedim. Her şeyin diyeti çıktı ve ben de denedim. Şimdi de ruh diyeti diye bir şey uydurmuşlardı. İlanda, kilo vermek garanti yazıyordu ve yediklerimi değiştirmeden yani aslında diyet bile yapmadan zayıflayabilecekmişim. Merak ettim. Her şeyi denemiştim, ne kaybederim ki dedim ve ilandaki adrese gittim.” 

“Nasıl bir yerdi?” Anlatırken, gözlerini bir noktaya kilitleyip öylece kalıyordu ve bu görüntü beni cidden korkutuyordu. 

“Bir yoga salonuna benziyordu aslında. Hafif loştu. Küçük lambaların içinde mumlar yanıyordu. Daha doğrusu, onları mum sanmıştım. Uzak doğulu bir kadın, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle karşıladı beni. Loş koridorun iki yanı, bu küçük mum lambalarıyla aydınlanmıştı. Oradan geçip odasına girdik. Tahminimde yanılmıştım. Çok kalabalıktır diye düşünmüştüm ama içerde sadece üç kişi vardı. Kadın bana eliyle koltuğu işaret etti. Oturdum ve onu dinlemeye başladım. Ruh diyeti denen şey, bir çeşit yemek listesi değildi. Aslında bir diyet de değildi.” 

“Neydi?” 

“Eline, şeffaf, on santim uzunluğunda ince bir boru aldı. Bana onunla ruhumdan bir parça alacağını, koridorda gördüğüm lambalardan birine koyacağını ve istediğim kiloya ulaştığımda da ruhumun küçük bölümünü geri alacağımı söyledi.” 

“Yok artık.” Dedim. Böyle bir tepki vermem doğru değildi ama kendimi hikâyesine öyle kaptırdım ki birden nerede, ne amaçla bulunduğumu unuttum. 

“Ben de öyle dedim. Bir çeşit şaka ya da para tuzağı olduğunu düşündüm ve gitmek için ayağa kalktım. O sırada, orada bulunan bir adam bana cep telefonundan eski hâlinin fotoğrafını gösterdi. Neredeyse otuz kilo vermişti ve bunun sadece iki ayda olduğunu, istediği her şeyi yediğini, spor yapacağım diye kendini paralamadığını söyledi. Kadın o parlak lambalardan birini getirdi. Üzerinde bir isim yazılıydı. Aynı ince çubukla, içindeki parlak şeyi adamın ağzına üfledi. Bana döndü ve hepsi bu dedi. Türkçesi biraz bozuktu ama yine de iyi anlaşılıyordu. İşte hepsi bu. En etkili yöntem, asla pişman olmayacaksın. Koridor, ruh diyeti için gelenlerin, ruhlarıyla doluydu. Daha doğrusu ruh parçalarıyla.” 

“Ruh parçası neye benziyordu?” 

“Yoğun bir ışık kütlesi gibi, renkli değil ama ışıklı. Işıklı bir duman gibi aslında. Onları renkli lambaların içine koyunca da o lambanın rengiyle etrafı aydınlatıyorlardı. O görüntü öyle güzeldi ki, görmen gerekir, anlatmak yetmez. Benimle beraber odada bulunan iki kadın, hemen bu işlemi yaptırmak istedi. Çekik gözlü kadın, yani oranın sahibi, isimlerini küçük lambaların üzerindeki kâğıtlara yazdı ve onların da ruhlarından küçük bir parça alarak lambalara koydu.” 

“Siz de yaptırdınız mı?” 

“Hayır. Ben istemedim. O ışıklı koridordan hızla geçip eve geldim. Bana saçma geldi ve korktum da. Birkaç gün sonra, orayı ve gördüklerimi unuttum hatta. Eski diyetime, sabah koşularıma geri döndüm. İşe yarıyorlar mıydı? Pek sayılmaz ama en azından içim rahattı.” 

“Sonra ne oldu?” 

“Sonra, onu gördüm. Bir camekânın arkasında, cansız mankenin üzerinde. İçine girmek için can attığım, uzun, siyah bir elbiseydi. Sırtı açıktı. İki hafta sonra, çalıştığım derginin partisinde giyebilirdim. Tabii içine girebilseydim. Ama giremedim. Neredeyse iki beden küçüktü. Yine de satın aldım. Bir saat boyunca, o elbiseye bakıp düşündüm. Hayatımda hiçbir zaman, istediğim şeyi giyemediğimi, bir kez olsun böyle bir elbiseyle, etrafta süzülmenin nasıl bir his olacağını düşündüm. Ve ertesi gün, o diyet merkezine gittim. Juon, merkezin sahibi olan uzak doğulu kadının adı buydu, korkma, bu küçük çubukla sadece küçücük bir parça alacağım dedi. Benden gözlerimi kapatmamı istedi. Çubuğun ucunu dudaklarımın arasına yerleştirdi ve hafifçe üfle dedi. Ben de üfledim. Gözlerimi açtığımda, renkli lambanın içindeydi ruhumun parçası.” 

“Buna inandınız mı?” dedim. Anlattıkları kulağıma birer deli saçması gibi geliyordu. 

“Aslına bakarsan önce inanmadım. Gerçi üflerken içimden, ta derinlerden bir şeyin sökülüp alındığını hissettim. Tam göğsümün ortasında, sanki küçük bir boşluk açıldı. Hatta işlemden sonra ilk orama dokundum. Juon, böyle hissetmemin normal olduğunu, kısa süre içinde geçeceğini söyledi. Lambanın üzerine adımı yazdı ve benim ruhumu da diğer ruhların yanına, koridordaki duvara astı.” 

“ Zayıfladınız mı peki?” 

“Hemen değil. Aradan birkaç gün geçti. Yediklerime dikkat etmeye ve spora devam ettim. Hiçbir şey değişmedi. Ben de yine yanıldım, üstelik bu sefer aptal yerine konulup kandırıldım diye düşündüm. Diyeti de bıraktım, spor yapmayı da. Canım ne isterse yedim, içtim. Aldığım elbiseyi dolaba kaldırdım. Nasıl olsa hayatım boyunca giyemeyecektim. Kendime de eziyet etmemin bir anlamı yoktu. Aradan iki gün geçti. İş arkadaşlarımdan biri ‘Ayda sen zayıfladın mı?’ diyene kadar, zayıfladığımı anlamadım bile. Hemen tartıldım. İki günde altı kilo vermiştim. Üstelik ne istersem yiyerek.” 

“Yani işe yaradı?” 

“Hem de nasıl yaradı. Bir haftanın sonunda, iki beden zayıfladım. Partide aldığım, siyah elbiseyi giydim. Rüya gibiydi. Öyle güzeldim ki dergide bana bakmayan erkeklerin tamamı, o gece bana kur yapmıştı. Randevu kopartmak için birbirleriyle yarıştılar. Juon, üç hafta demişti ama iki haftanın sonunda, istediğim kilodan daha fazlasını vermiştim. Hatta artık, fazla zayıf bile görünüyordum denebilir. Bak burada bir resmim var.” 

Ellerini kaldırınca, içeri girdiğinde nereye baktığını anladım. Yanında zayıf halinin fotoğrafı vardı. Sanırım bahsettiği elbise de üzerindeydi. Gerçekten zayıf ve çok güzel görünüyordu. Hatta önce o olduğuna inanmadım. Dikkatlice baktım fotoğrafa, sonra da karşımda oturan kadına baktım. Ne yüzü ne vücudu ne de bakışları benzemiyordu. Asıl dikkatimi çeken, yüzündeki ifadeydi. Fotoğraftaki kadın, gülümsüyordu, iyi biri olduğu belliydi. En azından karşımda oturan kişi gibi bakmıyordu. Anlatması güç ama karşımda, içine iblis girmiş biri vardı âdeta. Sesli nefes alışı, dik ve vahşi bakışları, yüzündeki tuhaf ifadeyle bu kadın beni gerçekten dehşete düşürüyordu. 

“Çok güzelmişsiniz.”  

“Evet, öyleydim.” Elimden fotoğrafı aldı.  

“Üç haftanın sonunda, Juon’un yanına gittim. Bana harika göründüğümü söyledi. Bunu o zamanlar herkes söylüyordu. O kadın hayatımı tamamen değiştirecekti ama ben daha farkında değildim. İçinde ruhum olan lambayı getirdi. Aynı çubuğu aldı ve yine dudaklarımın arasına yerleştirdi. Gözlerimi açtığımda, göğsümün ortasındaki o tuhaf boşluk, dolmuştu. Bana eskisi kadar olmasa da yediklerime dikkat etmemi, kilolarımı geri almamamı söyledi. Çünkü bu diyet, sadece bir kez yapılabiliyordu. O günden sonra, yine yediklerime dikkat etmeye ve spora başladım. Verdiğim kiloları geri almamalıydım. Güzel ve alımlı olmak, popüler olmak, hayran olmuş gözleri üzerinde hissetmek çok güzeldi.” 

“Cinayet işlemeye ne zaman başladınız?” 

“Hemen değil. Altı ay kadar bu mutlu dönemi yaşadım. Yeni arkadaşlarım oldu. İş yerinde terfi bile ettim.” 

“Sırf zayıf ve güzel görünüyorsunuz diye mi?” 

“Sırf ondan değil ama büyük etkisi oldu tabii. Kendime güvenimin gelmesi işime de yansıdı. Daha göz önünde olmak istedim, dikkat çektim. Bu da başarılı olmamı sağladı. İlk kez, bu kadar mutluydum. Rüyada gibiydim ama ne yazık ki kâbusmuş.” 

“Ne oldu? Nasıl anladınız?” 

“Bir gün, spor salonunda, soyunma odasındaydım. Lavabodayken, içeri küçük bir kız girdi. Spora gelenlerden birinin çocuğuydu. Beş yaşlarındaydı. Ben üzerimi değiştirmiş, çıkmaya hazırlanıyordum. Günlerdir, içimde bir şeylerin eksikliğini, daha doğrusu açlığını hissediyordum. Yiyemediğim tatlılar, yemekler, abur cuburdur diye düşünüyordum ama değildi. O küçük kızı görünce, onu öldürmeyi öyle çok istedim ki bu hissi tarif etmem imkânsız.” 

“İlk cinayetinizi nasıl işlediniz?” 

“O küçük kıza karşı hissettiklerimden paniğe kapıldım. Onu parçalamak, canını yakmak, yok etmek istemiştim. Neden böyle bir şey istediğimi anlayamadım tabii. O zamanlar bir sevgilim vardı. Evde yalnızdık. O tuhaf istek yine, tüm şiddetiyle bedenimi sarmıştı. Neler olduğunu hâlâ tam hatırlamıyorum aslında. Kesik kesik görüntüler var aklımda. Mutfaktan bir bıçak aldım ve boğazını kestim.” 

“O uyurken mi?” 

“Hayır, uyanıktı. Gözlerimin içine bakıyordu. Bana karşı bile koydu. Ama çok güçlüydüm. Onu tek elimle tuttum ve boğazını kestim.” 

“Sonra ne yaptınız?” 

“Doydum. Tabii o an için. O korkunç açlık hissi, geçti. O anın tadını çıkardım. Yerde yatan avımı izledim bir süre. Sonra, o doyum yavaş yavaş kendini paniğe bıraktı. ‘Ben ne yaptım?’ dedim. ‘Bunu nasıl yaparım?’ dedim. Cesetten kurtulmam gerekiyordu. Evininin dolabına sürükledim onu. O an için aklıma sadece bu geldi. Evden koşarak uzaklaştım. Evime geldim ve saatlerce ağladım.” 

“O zaman psikopat değilsiniz. Duygularınız var. Vicdanınız da.” 

“Vardı. O zamanlar.” 

Yine, korkunç bakışlı gözlerini dikti gözlerime. Haklıydı, karşımdaki bu yaratıkta en ufak duygu olamazdı. 

“İkinci kurban kimdi?” 

“Annem ve kız kardeşim. O açlık hissi geldiğinde, kim olursa onu öldürmek istiyordum. Önce kız kardeşimi, sonra da annemi doğradım. Artık cesetleri saklayacak şansım kalmamıştı. Birkaç eşyamı alıp kaçtım.” 

“Nereye?” 

“Bir arkadaşımın evine. Tabii onu da öldürdüm. Neredeyse her gün birini öldürüyordum.O isteğe karşı koyamıyordum. Hissettiğim açlık çok güçlüydü ve öldürünce aldığım haz çok büyüktü. Bana neler olduğunu anlayamıyordum. Öldürdüklerim için artık hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece yeni bir av arıyordum. Onu öldürünce de bir başkasını. Sonra aklıma ruh diyeti geldi. Ondan sonra böyle olduğumu fark ettim. Juon’a gittim. İçime koyduğu şey, her neyse bana ait değildi. Bir çeşit iblis ya da bir katilin ruhunu koymuştu. Bunu kabul etmedi ama sıkıştırınca, karıştırmış olabileceğini, Türkçe okurken bazen hata yaptığını ve benimki yerine başkasının ruhundan bir parçayı içime koymuş olabileceğini söyledi.” 

“Bunu düzeltebilir miydi?” 

“Düzeltemezdi. Aynı işlemi iki kez yapamıyordu. Benim ruhumun nerede olduğunu da bilmiyordu.” 

“Onu da öldürdün mü?” 

“Tabii ki öldürdüm. Sonra da ruhumu aramaya başladım. Her gördüğüm adamda ya da kadında, bana ait olan ruhu aradım durdum. Sonra da onları öldürdüm.” 

“Toplam kaç kişiyi öldürdün?” 

“Yirmi üç. Sonra da yakalandım. Bana inanmadığını biliyorum. İnanılacak gibi değil, haklısın. Benim başıma gelen bu. Beni, bir canavara dönüştüren, denediğim saçma bir diyet. Üstelik burada verdiğim kiloları da geri aldım. Acıktıkça yedim, yedikçe şiştim. Çünkü burada kimseyi öldüremiyorum. Öldüremedikçe de yemek yiyorum.” 

Yine gözlerimin içine baktı. Onun için üzüldüm. Hastaydı ve kendince bir hikâye uydurmuştu. Bu dinlediğim en saçma hikâyeydi. Bu kadın, iflah olmaz bir caniydi. Kendini rahatlatmak ya da hapisten kurtulmak için bu ruh diyeti hikâyesini uydurmuştu. Ben yine de anlattıklarını yazacaktım. 

“Anlattıklarınız için çok teşekkür ederim.” Başını kaldırıp bana baktı. 

“Bana inanmıyorsun değil mi?” 

“Benim inanmam önemli değil. Ama harfi harfine yazacağım, emin olun.” 

“Ama ben çok açım…” dedi ve sandalyesinden üzerime fırladı. Elleri boynumu kavramıştı. Yere düştük. Boynumun etrafında demirden kelepçeler olduğunu hissettim. Git gide sıkılıyorlardı. Çok güçlüydü. Daha önce bu kadar güçlü bir kadına rastlamamıştım. Gözlerini gözlerime dikmiş, gülümsüyordu. Bağırmaya çalıştım ama ses çıkaramadım. Gözlerine baktığımda, içinde şeytan olduğunu düşündüm. Haklıydı, o insan olamazdı. Kapının açıldığını ve iki gardiyanın içeri girdiğini duydum. Ellerindeki coplarla, sırtına ve kafasına vurdular. Kafasından kan akmaya başladı ama yine de boynumu sıkmaya devam etti. Sonunda bir silah sesi duydum. Kadının elleri boynumu bıraktı ve yere düştü, ben de bayıldım. 

Uyandığımda, hâlâ zorlukla nefes alıyordum. Ayda’yı bayıltıcı silahla vurmuşlardı. Bu ilk saldırısı değildi. Boynumun iki yanında, kocaman morluklarla eve döndüm. Ayda’yı ve anlattıklarını düşündüm. Gece rüyamda, hâlâ elleri boynumdaydı. 

Ertesi gün bahsettiği ruh diyeti olayını araştırdım. Kısa süreliğine, Nişantaşı’nda böyle bir yer açılmıştı. Ancak sahibi Juon öldürüldü diye değil, dünyada çeşitli sorunlara neden olduğu ve şikâyetler aldığı için, tüm ruh diyeti merkezleri kapatılmıştı. Ayda’nın anlattıklarını olduğu gibi yayımladım. Türkiye’nin ilk seri katilinden ve neden katil olduğunu düşündüğünden bahsettim. 

Çoğu kişi yalan söylediğini düşündü elbette. Ben kararsızdım. Boynuma sarılmadan önce, ben de uydurduğunu düşünsem de şimdi haklı olabileceğine inanıyordum. Sıradan bir kadının böylesi bir caniye dönüşmesi için hiç bir neden yoktu ortada. 

Röportaj yayımlandıktan birkaç gün sonra, biri benimle görüşmek istediğini ve özel bir konu hakkında konuşacağımızı söyleyen bir mesaj bıraktı. 

Söylediği yere gittim. Siyah pardösü giymiş, kırk beş yaşlarında, iyi görünüşlü bir adamdı. Tokalaştık. Adının Kemal oluğunu söyledi ama soyadını söylemedi. 

“Benimle konuşmak istediğiniz konu ne?”  

“Ayda, hakkındaki yazınızı okudum. Çok ilginçti.’’ 

“Ben sadece konuştuklarımızı yayımladım. Maktul yakını mısınız?” 

“Hayır, ama yanıldığınız bir konuda sizi uyarmak istedim.” 

“Bakın Ayda Hanım anlattı ben de yazdım. Sonuçta o bir seri katil ve hiçbir şey bunu değiştirmeyecek.” 

“Evet, bir seri katil ama Türkiye’nin ilk seri katili değil.” 

“Nereden biliyorsunuz?” 

“Çünkü Türkiye’nin ilk seri katili benim. Ayda ile tanışana kadar da öyleydim. Aslında onunla hiç tanışmadım. Sadece aynı diyet merkezine gittim.” 

“Nasıl yani?” 

“Hayatım boyunca birilerini öldürdüm. Bu içimden gelen bir çeşit açlık hissi gibiydi. Öldürmeden geçmezdi. Engellemek için sürekli yemek yedim ve şişman bir adama dönüştüm. Öldürmeye olan açlığımsa hiç geçmedi. Bir gün “ Ruh Diyeti” diye bir şey duydum ve denemeye karar verdim. Ruhumu geri almaya gittikten sonra da artık öldürme isteğimin kalmadığını fark ettim. Ne olduğunu, nasıl düzeldiğimi anlayamamıştım. Ta ki sizin haberinizi okuyana kadar. Ayda ile ruhlarımız karışmış olmalı. Benim ruhumdan küçük bir parça ona, onunki de bana geçmiş. Bu beni normal bir insan yaparken onu bir caniye dönüştürmüş.” 

“Bunu bana neden anlatıyorsunuz?” 

“Çünkü ilk olmak önemlidir Taylan Bey. Ben ilk seri katilim Ayda değil.’’ 

“Artık kimseyi öldürmüyor musunuz?” 

“Hayır, çünkü artık böyle bir istek duymuyorum. Bu arada polise gitmeye yeltenmeyin. Hiçbir şey ispatlayamazsınız.” 

“Ama Ayda, o ne olacak?” 

“Cezasını çekecek. Sonuçta o bir seri katil. Ama ilk seri katil değil.” 

Gülümsedi. Masada duran şapkasını başına taktı. Yavaşça masadan kalktı ve gitti. Arkasından öylece bakakaldım. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Tuhaf ama aklıma takılan asıl sorun, yaptığım röportajın başlığının yanlış olmasıydı. Ayda, ilk seri katil değildi. 

Ebru Erdemoğlu 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir