Birçok sanatçı ömürleri boyunca bedenleri toprağa karışıp gittiğinde bile var olacak ölümsüz eserler üretmek için çabalar. Bir kısmı bunu başarır ama sayısız sanatçı unutulur gider. Yine de sanat eserlerinin tarihte kendilerine yer bulması, onları yaratan sanatçı kadar eserleri de ölümsüz kılar, hatta çoğu sefer yaratıcılarından çok daha dikkat çekici olurlar. Da Vinci’nin Mona Lisa’sına ya da Vermeer’in İnci Küpeli Kız’ına baktığımızda, sanatçıyı unuturuz âdeta. Merakımızın odağı değişir. Aklımıza hep aynı sorular gelir: Kim bu kadınlar? Tablolara baktığımızda bize doğru dikilen gözler aslında kimindir? Kafamızda milyonlarca sessiz soru yaratan bu yüzler kime aittir? Mona Lisa ve İnci Küpeli Kız için yöneltilmiş bu sorular hâlâ yanıtlanmış değil ama bir kadın var ki döneminin sanatçılarının neredeyse hepsinin eserlerinde onu görmek mümkün. İşin en iyi yanı da onun kim olduğunu biliyoruz.

Elizabeth Siddal, 1829 tarihinde Londra’da doğuyor. Kendisi Ön Raffaelloculuk isimli, İngiltere’de bir grup ressam, heykeltıraş ve sanatkârın ortaya çıkardığı asi bir sanat akımının tablolarındaki kadın figürlerinin ilham kaynağıdır. Siddal birçok Ön Raffaellocu’ya modellik yapmış, akımın sanatçılarının tablolarında gördüğümüz alev rengi saçlı, beyaz tenli, narin kadındır. Bir pazarda keşfedilen bu kadın âdeta döneminin güzellik sembolü hâline gelmiştir. Siddal’ı görebileceğimiz en güzel tablolardan biri, John Everett Millais’in Ophelia tablosudur. Shakespeare’in Hamlet’indeki Ophelia’nın ölüm sahnesini resmetmek isteyen Millais; Siddal’ın bir kış günü, içi soğuk su dolu bir küvete yatmasını ister. Tablo öyle güzel ve aynı zamanda o kadar acıklıdır ki bakan kişi tablodaki melankolinin intihar eden Ophelia’ya mı yoksa Siddal’a mı ait olduğunu anlayamaz. Tablonun öyküsü kadar hüzünlüdür Siddal’ın hikâyesi de. Soğuk su içerisinde saatlerce modellik yapan Siddal zatürreye yakalanır. Bir süre sonra da yaşadığı ağrılara dayanamayıp intihar eder. Narin Ophelia ile aynı sonu paylaşan Siddal’in döneminde intiharın büyük bir günah sayılması defnedilmesini zorlaştırır. Doğru düzgün bir veda edemeden ayrılır dünyadan Siddal. Ön Raffaelloculuk’un en güzel eserlerinden birisinin arkasındaki hikâye böyledir işte.

Elizabeth ”Lizzie’ Siddal.

Fakat Siddal sadece bir resim modelinden ibaret değildir,  aynı zamanda ressam ve şairdir. Bugün birçoğumuz,  yüzü sanatın nankörlüğüne galip gelen bu kadının ismini maalesef bilmiyoruz. Yeryüzündeki ömrü kısa olmuş olsa da Elizabeth Siddal’i resmetmiş olan sanatçılar; onun, ölümün acımasızlığına galip gelip nesiller sonra bile var olmasını sağlamışlardır. Başından geçen her şeye rağmen Siddal, sanatseverler için her zaman tuvallerin Venüs’ü olacaktır. Sanat bu değil midir zaten? Ölümlü olan bizleri ölümsüz, zamanın yok ettiklerini yıkılmaz kılmak. Varlığımızın yok edici doğasına meydan okumaktır sanat.

The Beloved, Dante Gabriel Rosetti, in Tate Museum, Britian

Ölü Aşk – Elizabeth Siddal

Dead Love

Ölmüş bir aşk için gözyaşı dökme asla,

Zaten aşk nadiren gerçektir.

Değişir ruhu maviden kırmızıya

Ve parlak kırmızıdan maviye gelir

Erkenden ölmek için doğmuş bir aşk,

Zaten nadiren gerçektir.

Oh never weep for love that’s dead

Since love is seldom true

But changes his fashion from blue to red,

From brightest red to blue,

And love was born to an early death

And is so seldom true.

Bir iç çekiş uğruna barındırma sakın,

O güzel yüzünde gülümsemeleri.

En doğru dudaklardaki en güzel sözler bile

Yok olur ve muhakkak bekler ölümü.

Ve sen bir tanem kış rüzgarları yaklaştığında

Kalacaksın bir başına.

Then harbour no smile on your bonny face

To win the deepest sigh.

The fairest words on truest lips

Pass on and surely die,

And you will stand alone, my dear,

When wintry winds draw nigh.

Tatlım, eğer Tanrı bahşetmemişse

Olmayacaklar için ağlama sakın.

Aşkın en saf hayali bile gerçekse,

Bir tanem, cennette olmalıyız o vakit.

Fakat burası sadece dünya bir tanem,

Burada gerçeği yoktur aşkın.

Sweet, never weep for what cannot be,

For this God has not given.

If the merest dream of love were true

Then, sweet, we should be in heaven,

And this is only earth, my dear,

Where true love is not given.

2 Replies to “Sanat Uğruna Ölmek ve ”Ölü Aşk””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir