Eser adı: Gölgesizler
Yazar: Hasan Ali Toptaş
Türü: Roman
Yayınevi: İletişim
Basım Tarihi: Ekim 2008

1958 senesinde Denizli’nin Çal ilçesinde hayata gözlerini açan Hasan Ali Toptaş’ın, ilk öykü kitabı olan Bir Gülüşün Kimliği 1987’de, ikinci öykü kitabı olan Yoklar Fısıltısı ise 1990’da yayımlandı. Yazarlık kariyerinde emin adımlarla yükselen Toptaş, 1992 senesinde Ölü Zamanlar Gezginleri isimli öyküsüyle, Çankaya Belediyesi ve Damar Edebiyat dergilerinin düzenlediği bir yarışma ile ilk ödülünü kazandı. 1994 senesinde yayımlanan Gölgesizler romanı, yazara Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandırdı. “Toptaş, Doğu’dan çıkmış, İslami mistisizmin edebî kazanımlarıyla zenginleşmiş bir Kafka’dır.” der pek çok eleştirmen. Buna karşılık Toptaş, “Kafka halamın oğludur benim!” diye şaka yaptığını fakat yeryüzüne bir Kafka’nın yeterli olduğunu, dünyayı algılama şekillerinde Kafka ile bir benzerlik olduğu hâlde üsluplarının hiç benzemediğini dile getirir. Yaşadığımız topraklar ve bu topraklarda nefes alan kültürlerin kendiliğinden yazılarına dâhil olduğunu belirten Toptaş, kitaplarında yer yer Anadolu’nun farklı kasabalarındaki hayatlara yer verir. Öyle ki, Gölgesizler romanında dış dünyadan adamakıllı soyutlanmış diyebileceğimiz bir köydeki sıradan insanların hayatlarını şöyle bir gözler önüne serer yazar; müdahil olamaz ve hatta çoğu zaman merakla izleriz yaşananları, tıpkı köyün yaşlıları gibi. Daha ilk sayfalarda yazar sanki yanınıza bir sandalye çekmiş de size usulca derdini anlatıyor gibi hissetmeye başlarsınız. O anlattıkça siz daha çok meraklanır ve sonrasında kendinizi orta yerinde bulursunuz olayların.

Gölgesizler için Türk edebiyatındaki en başarılı postmodernizm örneklerinden biri demiş olsak yanılmayız. Fakat nedir postmodernizm? Kitap tanıtımından önce postmodernizm akımından kısaca bahsetmekte fayda var. Postmodernizm, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. II. Dünya Savaşı’nın yaratmış olduğu yıkım ile birlikte Batı’nın ahlak ve etik anlayışı tuzla buz olmuştu. Toplumsal refah, anlamlı hayat ve modern düşünce yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Postmodernizmin asıl amacı, modernizmin ötesini, hatta sonrasını anlatmaktı. İsmet Emre postmodernizmi “Baştan sona kadar müphemliklerle dolu, muğlak, sınırları belirlenmemiş, dağınık, başı ve sonu belli olmayan bir düzlem…” olarak adlandırır. Postmodern bir eserde zaman ve mekânın birbirine karışmasının yanı sıra, tekinsiz bir anlatıcı vardır. Hayal ve gerçeğin harmanlandığını görürüz. “Üst kurmaca” yani kurmacanın içinde bir kurmaca daha vardır ve biz bunu Gölgesizler kitabında şehirdeki berber dükkanı ile görürüz. Dahası, kitapta fantastik, hikâye ve masal tarzında anlatılanlar da üst kurmacanın varlığını bize gösterir. Postmodernist yazar, bir kişinin üzerine yoğunlaşmaktansa, merceğini olabildiğince çok kişiye çevirir; herkese bir şekilde dokunmaya çalışır. Genellikle bilinç akışı tekniği kullanılır. Gölgesizler’de kullanılan bilinç akışı tekniği başlarda olay örgüsünü yakalamaya çalışan okuyuculara zor gelir, bu yüzdendir ki okuyucu, olayları kendi hâline bırakır ve okudukça tüm taşların yerine oturacağına inanır.

Kitap, şehirdeki bir berber dükkânında başlar. Berber, çırak, alacakaranlık renginde tespihini usulca çeken bir adam, sırasını bekleyen keçi sakallı bir müşteri ve yazar görünür başta. Yazarın dikkatini çekenler ise duvara asılmış bir yere konmakla havalanmak arasında kalan bir güvercinin resmi, cellat gözlü berber ve aynalardır. Sonrasında, dışarıdan geçmekte olan muhtarı görüp el sallar berber, işte tam da bu noktada bakış açısı değişir ve muhtarın yaşadıklarına şahitlik etmeye başlarız. Kıdemli bir muhtardır bu; tekrar ve tekrar seçilir köy muhtarlığına. Muhtar, devletin o köydeki tek temsilcisidir; o yüzdendir ki köylü bir şey danışacaksa önce muhtara gider. Köylüye göre muhtar ne yapsa, ne dese haklıdır, bir şey yapmışsa vardır bir bildiği. Fakat her seçildiği günün ertesi gününde köyde garip kaybolmalar vuku bulur. İlk kez seçildiğinin ertesi günü Cıngıl Nuri kaybolur; sanki hiç varolmamış gibi, birden ortalıktan yok olur. “Ruhum sıkılıyor” diyerek yürür de yürür, durduğunda dahi yürür, kaybettirir kendini. Muhtarın son seçildiğinde öğreniriz ki köyün en güzel kızı Güvercin yok olur aniden. Bekçi, Cennet’in oğlunun Güvercin’i kaçırdığından şüphelenir; hiçbir delil yokken alır getirir onu muhtarın odasına. Cennet’in oğlunun olanlardan haberinin olmamasına rağmen Muhtar döve döve kanlar içinde bırakır adamcağızı. Sonra fark ederler ki Cennet’in oğlu da kaybolur fakat fiziksel bir kayboluş değildir bu; kendi içine çekilir Cennet’in oğlu, aklını yitirerek kaybettirir kendini. Artık o, delidir köylünün gözünde. En olmadık yerde köylünün karşısına çıkıp “Kaar, nedeeen yağaar kaaar?” diye sormaya başlar. Biri de çıkıp “Yeryüzünün tüm pisliklerden arınması için” demez. Yetmez, dağdan bir yılan alıp getirir bu sefer. Köy meydanında bu yılan ile hünerlerini göstermeye başlar.

Köyde bunlar yaşanırken şehirdeki berber dükkânında ise sıra sıra kaybolmalar gerçekleşir. İlk olarak, keçi sakallı Nuri – evet evet bildiniz, köydeki Cıngıl Nuri’nin ta kendisi! – tıraştan sonra parası olmadığını söyleyip kayıplara karışır. Alacakaranlık tespihini usulca çeken müşteri koltuğa oturur fakat usta, müşterinin yüzünü sabunlarken usturaya jilet kalmadığını fark eder. Ustasının tek sözüyle Perma-Sharp almaya giden çırak kaybolur bu sefer. Usta bekler de bekler, çırak gelmeyince bu sefer ona bakmak için usta da çıkar gider berber dükkânından. Giderken de dükkânı yazara emanet eder. Bu sefer yazar bekler de bekler, ustayı ya da çırağı değil aslında kendini bekler orada. Fakat yürümek birikir içinde, onun da kaybolması gerekir, kendini sokağa atar.

Güvercin’in kayboluşu ile yıllar öncesinde köyde kulaktan kulağa söylenen bir efsane gün yüzüne çıkar tekrardan: Aynalı Fatma’nın hikâyesi. Kimine göre bir fahişedir, kimine göreyse bir evliya. Kimine göre cepheye giden askerlerin dinlendiği bir durak, kimine göreyse göğün yedi kat üstünde yeşillikler içinde oturup duasını eden bir ermiş. Aynalı Fatma da yoklar kervanına katılır; yaşadı mı, öldü mü, var mıydı, yok muydu bilinmez. Bu hikayeyi anımsayan Muhtar, Güvercin’in bulunması için devlete haber salmaya gider. Gidişinin bir dönüşü olacak mıdır, orası muamma.

Romanın içine serpiştirilen at, ayı ve güvercin sembollerinin de anlatımı zenginleştirdiği su götürmez bir gerçek. Devrik cümleler kurmaktan çekinmeyen Hasan Ali Toptaş, bu yönüyle yazdıklarına şiirsel bir anlam da katıyor aynı zamanda. Fakat hiçbir sözcük boş yere kullanılmamıştır onun yapıtlarında, bir diğer deyişle, tüm cümleleri yerli yerindedir.

Yalnızca kitabın ismine dönüp baktığımızda dahi kitap hakkında epeyce bilgimiz oluyor dersek pek de yanlış olmaz. Kimler ardında bir gölge bırakmaz, sayın okuyucu? Bu cevabı verdiğinizde kitabı çok daha rahat anlayabilirsiniz.

Son olarak, aynı isimde 2009 senesinde beyaz perdeye taşınan bir de filmi vardır kitabın. Senaristliğini ve yönetmenliğini Ümit Özal yaparken, başrolleri Selçuk Yöntem, Taner Birsel, Hakan Karahan paylaşır.

Yazel KİREMİTCİ

One Reply to ““Gölgesizler”in İzinde Varlık Arayışı”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir