Telefonunun alacaklı gibi çalmasının ardından sonunda uykunun rahat kollarından kendisini ayırıp gözlerini açmıştı. Arayan kişinin editörü olduğunu fark ettiğinde o tatlı uyku kaçıp gitmiş, gözlerindeki son uyku artıkları uzun ve zorlu bir yolculuğa hazırlanıp gitmişti. Elini yüzünü yıkamaya ihtiyaç duymamış, her sabah ilk yaptığı şey bugün aklına dahi gelmemişti. Telefonu açtı, dinlemeye başladı. Dinledikçe bedeninin dört bir yanında yıllardır büyüttüğü intikam ateşi yavaş yavaş sönüyordu. Editörü kitabının bu gece matbaadan çıkacağını ve yarın dağıtılacağından dolayı yayınevine gelmesini istiyordu. “Tamam, bir ara uğrarım, görüşürüz.” diyerek telefonu kapattı.

Gelen aramayla birlikte senelerini geçirdiği yurt kütüphanesine gitmiş, yalnızlığının en büyük ortağı olan kitaplarını hatırlamıştı. Çocukluğundan bu yana yurtlarda sürünmüş, anne ve baba hasreti çekerek büyümüş olsa da bu hasretini yurt kütüphanesiyle avutuyordu. Ne çok okumuştu seneler içerisinde. Yalnız kalmanın o kadar faydalı bir işe dönüşeceğini hiç tahmin etmezdi. Ders dışındaki tüm vakitlerini kütüphanede geçiriyor, kitaptan kitaba saldırıyordu. Aradığı her ne ise kitapların arasında bir yerde olduğunu biliyor, aradığını başkasının bulabilme ihtimali ise nefesini kesmeye yetiyordu. Dünyaya hâkim olmanın anahtarı burada, bu kitapların arasında bir yerde olmalı, diye düşünüyordu. Gözleri kıpkırmızı kesilene dek okuyor, okudukça gelen uykusunu kitabın sayfaları arasına bırakarak başka bir kitaba geçiyordu. Bir gün tüm bu düzeni bozacak bir şey yaşamıştı. Senelerini alt üst edecek karakterin o ürkütücü cümlesi sayfalar arasında kalmış, tüm uykularını harflerden mezarlara sokmuştu. Yurdundan dünyaya açılacak kapı sadece kendi zihnine çıkıyordu…

            Parmağındaki yüzüğe bakarak, zor da olsa çevire çevire parmağından çıkarmayı başardı. Yüzüğünün içinde yazan isim ile kitabının yayınlanacağı müstear isim aynıydı. İnce bir hastalık gibi sırtına yapışmış, bir daha hiç bırakmamıştı. Yıllardır bu ismi taşımıştı her yerde. Adım attığı kaldırım taşlarının altından çıkarak yüzüne sıçramış, sırtında derin ve ince bir sızı bırakmıştı. Tek çaresi bundan kurtulmak, kitabını o isimle bastırmak ve intikamını alarak yaşamaya devam etmekti. İntikamı uğruna ne meslek edinebilmiş ne de bir aile kurarak evlat sahibi olabilmişti. Yıllardır süren bu mücadelenin sekteye uğramaması adına tüm arzularından vazgeçmiş, pespaye bir yaşama razı olarak intikamını alacağı güne odaklanmıştı. Bazılarına göre saçma bir düşünceydi, biliyordu. Kafasında kurduğu dünyadan gerçek dünyaya çıkacak tüm yolları kapatmış, varlığının algılanabilirliği bir ormancının güçlü pazıları tarafından kesip atılmıştı.

            Yaşadığı yer evden bozma bir kulübeydi. Bilmem kaçıncı gecedir burada yatıp kalkıyor, mütemadiyen yazı yazıyordu. Bir mumdan ibaretti dünyası. Mumun tepesindeki küçük alev gecelerini büyülüyor, dumanı ise içinde bir kanser hücresi gibi hızla çoğalan intikamını sarıp sarmalıyordu. İntikam duygusu gözünü ve ruhunu öylesine bürümüştü ki- sanat, edebiyat, estetik ve kitaptan elde edeceği herhangi bir kazanç umurunda değildi. Süslü sözler söyleyerek de kimsenin gözünde büyülü bir dünya kurmak istemiyordu. Varlığı, intikam duygusu ile o kadar özdeşleşmişti ki kendisini intikam ordularının bir komutanı zannediyor, geceleri mumdan çıkan acı ve ince dumanlar gölgesinde o isimle savaşıyordu. Sabahları gözlerini intikam yeminleri ile açıyor, evinin duvarlarına intikamının acı olacağına dair yazdığı bildirileri asıyordu.

            Kitapta okuduğu hayali karaktere ait bir cümle ile seneler sürecek azabın temelleri atılmıştı. Bir erkek çocuğuna istediğini yaptırmak ve fikirlerini dayatmak istiyorsan ilk olarak onu babasından ayırmalısın. Bu cümleyi okuyan gözleri, yıllarını geçirdiği yurt ortamının meşruiyetini zihnindeki kıvrımlardan hızla kitabının üstüne düşürdü. Gecenin ilerleyen vaktine dek okuyan gözleri kandan bir et parçasına dönüşmüş, cümlenin ağırlığı ile kaskatı kesilmişti. Tekrar tekrar okuyor, yanlış anladığını düşünmek istiyordu. Kitaplarda aradığı, dünyanın böyle bir yüzü değildi. Gözlerindeki kan çatlaklarından sızan şüpheler çoktan zihnine ulaşmıştı. Yıllarca babasından ayrı kalmış, dönem dönem özlese de köyde yaşayan ailesinin yanından okula gidip gelebilmesi mümkün değildi. Gerçekten de onu babasından ayırmalarında ne amaç vardı? Bu zamana kadar aklına dahi gelmemiş olan bu sorular onu krizlere sokmaya başlamıştı. İlk defa beslediği kin ruhuyla tepkimeye girerek başını döndürüyor, alnında biriken ter damlalarından kitaba doğru bir yol çiziyordu. Önündeki kitapta devam eden cümleden tek bir kelime seziyordu gözleri: İntikam. Hayali karakterin o cümlesiyle ruhuna giren şüpheler zamanla intikam doğuracaktı.

Bir kütüphanenin masaları ve rafları arasında edilmiş, ruhuna kazınmış bir yemindi bu. Hayali karakteri kendisine düşman bellemiş, gün gelecek seni dünyaya indirerek bana vurmuş olduğun balyozların acısını senden misliyle çıkaracağım, diye yeminler savurmuştu. Görenler küfrediyor sanırdı fakat gözünü bürüyen ve ağzından umarsızca çıkan sözler sadece bir yemin bildirisinin ilk cümleleriydi. Evet, dünyaya indirecekti onu. Kitap sayfalarının arasından kurtaracak, düşürecekti. Dünya’ya düşürecekti. Ona verilebilecek en büyük cezanın bu olduğuna inanıyordu. Kitap sayfaları arasında yaşamak oldukça kolaydı. Bir başına dünyaya indirecek, intikamı son bulacaktı. Acımasızlıkta ve zalimlikte en uçları yakalamaya çalışıyor, intikam duygusu kemiklerini ısırıyordu. Onu dünyaya nasıl indireceğini düşünüyor, bir türlü yolunu bulamıyordu. Bir gece mumun tepesindeki alevler, içindeki intikam ordusuna emirler verip savaşın seyrini değiştirmeye çalışırken aklına bir fikir geldi. Evet. Kitap çıkaracak, çıkaran kişi olarak da onun adını verecekti. Hem kitabı kendisi yazacak hem de onun adı ile bastırarak dünyaya düşürecekti. İşte, bulmuştu! İntikamı öylesine şiddetlenmişti ki mumun alevi ürkek ürkek titremeye başlamış, mumdan çıkan dumanlar gözlerine ulaşarak alevi gözlerine taşımıştı. Savaşın seyri bir anda değişmiş, düşman ordusu tepelerin ardına doğru koşmaya başlamıştı. Gururla seyrediyordu. Ufuk çizgisi sandıkları yerden dünyaya düşeceklerdi. Bu gerçekten ise düşman askerlerinin haberi dahi yoktu.

            Editörün o kutlu haberi vermesinin üstünden saatler geçmiş, gece olmuştu. Yataktan dahi çıkamamış, tüm günü kitabı eline aldıktan sonra ne yapacağını düşünerek geçirmişti. Yatağının yanı başında duran mumu yakarak tek gözlü harabeyi aydınlattı. Bu aydınlanma bir devrim niteliğindeydi. Senelerdir süregelen, üstünde tahakkümler kurarak bir an olsun nefes aldırmayan ve girdiği savaşlarda çok kan kaybetmesine sebep olan ismin iktidarı, kısa bir süre sonra alaşağı olacaktı. İntikam bildirilerinden oluşturduğu sancağı onun mezarına dikecekti. Kendi aydınlanmasını gerçekleştirecek, özgeçmişi devrimden önce ve devrimden sonra diye ikiye ayrılarak araştırmacılar tarafından incelenecekti. Mum ışığında aydınlanan odasının yıkık dökük duvarlarına bakarak kaybettiği askerlerinin anısına bildirileri tekrar okumaya başladı. Son kez okuyordu. Yarın yapılacak son savaş öncesi ordusuna zafer konuşmaları yapıyor, yaptıkları vazifenin kutsallığını tüm zihinlere haykırıyordu.

            Bağrışmalardan korkan fareler tavanda yaptıkları tıkırtıları keserek bir köşeye sinmişlerdi. Mumun titrek alevi her seferinde sönüyor, intikamın ateşine karşı koymaya dayanamıyordu. Bu geceye dek mumu tutuşturduğu tüm ateş parçaları, içindeki intikam alevlerinin sadece bir kısmıydı. Küçük masum mum, onca alevle tutuşmaya dayanamayıp her seferinde düşerdi. Odası dünyanın var olduğundan bu yana geçirdiği tüm karanlık hastalıkların yeniden canlandığı bir yerdi. Dünyanın tüm karanlıkları bir araya gelerek, odanın çatlaklarından, tavan aralarından sızmış ve her yere usulca yerleşmişti. Son karanlık ise gelip mumun tepesine kondu.

Gözlerini kırpmadan mumu seyrediyordu. Dakikaların süreleri o kadar uzamıştı ki- başka evrenlerden, galaksilerden geliyor gibiydi. Sanki tüm dünya odasının içerisinde hapsolmuştu. Tüm insanlık kutlu zafer için hazırlıklar yapıyor, güneş daha şiddetli kaynıyor, yıldızlar köşelerinin ucunu biliyordu. İntikam vaktine az kalmıştı. Yarın sabah krallıklar devrilecek, zulümler bitecek ve o isim dünyaya düşecekti. Ufuk çizgisine doğru olan kaçışları son bulmak üzereydi. Bir kütüphane rafları arasında başlayan mücadelesi nihayet son bulacak, ruhuna hülyalı güzellikler sunacaktı.

Midesine kramplar girmeye başladı. Açlıktan olmasını arzu ederdi; fakat değildi. Sabahın ilk ışıkları yeryüzüne ulaşana dek bu ağrıların tedavisi yoktu. Bir iki lokma bir şeyler yemek istedi. Eliyle masasına uzandı, yokladı; fakat bir şey bulamadı. Tekrardan mumunu yakmasıyla tavan arasındaki fareler tahtaları kemirmeye başladı. Tavandan düşen talaşlar gözlerine, ağzına, burnuna kaçıp, dikkatini dağıtıyordu. Yataktan kalkmayı denedi, bacakları tutmayınca geri yatağa düştü. Gücü tükenmek üzereydi. Yıllardır uğruna yaşadığı intikamı yarın son bulacaktı. İntikam ona öyle bir yoldaş olmuştu ki o olmadan ne yapacağı düşüncesi aklında yuvalandı. Bir an bile düşünmekten korkarak, yuvayı dağıttı. İkinci bir şüpheye dayanacak yaşam süresine sahip değildi. Öncelikle başladığı işi bitirmeli, devamlı yanında gezdirdiği hayali karakteri mezarına sokmalıydı. Yüzüğünde, yazılarında, masasında, mumundaki alevde, sokaktaki kaldırımlarda ve duvarının çatlaklarında taşımıştı onu senelerce. Büyütmüş, büyütmüş ve kendi elleriyle nefesini kesmesine çok az kalmıştı. Zihnini kıvrım kıvrım kemiren, oradan gözlerinin damarlarına sızarak çatlakları büyüten, son olarak da kulaklarının içindeki kral tahtına yerleşerek devamlı, yıllar önce okuduğu kitaptaki balyoz etkisi yaratan cümleleri durmadan fısıldayan o hayali karakter…

Gün sabaha gebe bir halde inim inim inlerken her yere sinmiş karanlıklar, saf düzeni alarak orduya katılmıştı. Tüm ordu odadan çıkacak ve beklenen aydınlanma odanın dört bir tarafını huzurla dolduracaktı. Daha fazla dayanamayarak kalktı, yayınevinin yolunu tuttu. Her köşe başında onu bekliyor, başka insanların yüzlerine bürünerek karşısına çıkıyordu. Duvarlar, dükkânlar ismini haykırıyor, esnaflar intikam metnine olan inançlarını, sadakatlerini haykırıyorlardı. Sokaktaki herkes ona bakıyor ve sloganlar atıyordu. Arkasında yürüyen büyük bir ordu vardı. Senelerdir kurduğu bu orduda çok güçlü askerler, yamyamlar, karanlık geceler, küçük bir mumdan türeyen alevler ve intikam bildirileri vardı. Coşkun halkın arasından hızla ilerleyerek kendi silahını almak için yayınevine gidiyordu.

Matbaaya ulaştığında ortalıkta kimse yoktu. Kitabı basılıyordu. Makinenin yanında çıkan kitaplarını izlerken yanına editörü geldi. “Oo, erkencisin. Hayırdır? Dayanamadın herhalde heyecandan.” dedi. Suratı ekşimiş, ne diyeceğini şaşırmıştı. Editörün bahsettiği heyecan ile onun yaşadığı heyecan arasındaki ilişki, kendisi ve hayali karakter arasındaki düşmanlıktan bile daha uzaktı. “Yok ya öyle gelip bakayım istedim sadece. Ne durumda diye merak ettim. Hem ilk kitabı da ben sıcak sıcak alırım diye düşündüm, ne dersin?” diye yanıtladı. Yüzündeki yapmacık tavırlar editörü şüphelendirmiş olacak ki direkt kitabı vermemişti. “Sen gel önce çay içelim sohbet edelim sonra alır evinde ilk sen okursun.” Her ne kadar orada oyalanacağı için canı sıkılsa da yine de kitabı alabileceği için bir süre katlanabilirdi. Editör konuşurken gözü kulağı devamlı baskıdan çıkan kitaplardaydı. Dediklerine odaklanamıyor, kitaplardan birini alıp kaçmamak için ter döküyordu. Kendisini açık edecek hiçbir davranışta bulunamazdı. Editörü daha fazla şüphelendirmeden kitabı alarak planlarını gerçekleştirmeliydi. “Neyse, sen heyecandan beni bile dinlemiyorsun. Git bari bir an önce kitabını oku da heyecanın dinsin. Sakin bir kafayla tekrar görüşürüz.” diyerek sırıttı. İğreti bir gülümsemeyle karşılık vererek, devamlı olarak çıkan sıcak sayfalara koştu.

İlk otobüsle yeminlerin edildiği kütüphaneye doğru yola çıktı. Mesafeler uzadıkça uzuyor, ter damlaları kitabına damlıyordu. Kitabın kapağındaki isme baktı, oydu. Evet, onun ismiydi. Hayali karakterin lanet ismi. Kulakları çınlamaya başladı. Gözleri irileşti, zihninin kıvrımları düğüm haline gelmeye başladı. Hiçbir faninin acıları ile kıyas edilemeyecek kadar şiddetliydi. Balyozlar yeniden tepesine inmeye başlarken, kaçacak bir yerinin olmadığını biliyordu. Balyoz öyle inmeye başlamıştı ki, adeta bir organı haline gelen intikam duygusunu darma duman etmeye çalışıyordu. İntikamında oluşan çatlaklardan dökülenler toprağa atılan bir tohum gibi yeniden filiz vermeye başladı. Darbeler arttıkça daha da kuvvetleniyor, arkasından gelen birlikler intikam yeminlerini büyük bir fethin bilinciyle haykırıyordu. Ter damlaları kitabın üstünde küçük göletler oluşturmuş, kapaktaki renkleri çıkartmaya başlamıştı. Gözleri kararıyor, midesi bulanıyordu. Gözleri, terden kıpkırmızı kesilmiş bir halde titrek bir mum alevi gibi hareket ediyordu. Öğürmeye başlamış, kusacak yer arıyordu. Öğürmeleri sonunda, intikam balçıklarında büyüyen zehirli alevler bedenini terk etmişti.

Kütüphaneye ulaşan yokuşun önünde indi otobüsten. Yokuş gözünde büyüyor, pes etmesi için tüm vahalarını kendinden saklıyor, en acımasız seraplarını gösteriyordu. Tüm bunlar hayali karakterin bir oyunuydu, bundan emindi. Gözleri bulanık görüyor, dizlerinde dünyanın en şiddetli depremi yaşanıyordu. Tüm bunları gören ordusu yeniden haykırmaya, cesaret vermeye başladı. Güç bela yokuşu çıkmaya başladı. Gözlerinin önünde siyah cübbesiyle dolaşıyor, gözlerini kırpacağı esnada etraftaki ağaçların arkasına saklanıyordu. Uzun ve zorlu bir tırmanıştan sonra kütüphaneye giriş yaptı. Elinde tuttuğu kitabı buruş buruş olmuş, kapaktaki isim silinmeye yüz tutmuştu. Bir an önce bu işi sonra erdirmeliydi. Ufuk çizgisi oldukça yakındı.

Kütüphanede kimse yoktu. Görevlinin odası da arka tarafta, girişi göremeyecek bir konumdaydı. Bir eliyle masalardan diğer eliyle de raflardan destek alarak yürümeye başladı. Kitapların çokluğu gözlerini korkutuyor, yıllar önceki o cümleyi hatırına getiriyordu. Bir erkek çocuğuna istediğini yaptırmak ve fikirlerini dayatmak istiyorsan ilk olarak onu babasından ayırmalısın.

            Her iki taraf da son kozlarını oynuyor, sancakların biri açılıyor, biri kapanıyordu. Meydanda biriken tüm kanlar üstüne başına bulaşmış, kütüphaneyi keskin bir koku sarmıştı. Raflara tutunarak yıllar önce okuduğu o kitaba doğru ilerledi. Terden ve kandan elleri kayıyor, raflarda izler bırakıyordu. Kitabı bulduğunda gözleri artık işlevini yitirmiş, dizlerinin bağları kopmak üzereydi. Fareler saf değiştirmiş, eklemlerini kemiriyordu. Vücudundaki her zerreden terler fışkırıyor, zeminde birikerek ayağını kaydırıyordu. Kitabını, diğer kitabın yanına koydu. Son bir hamle yaparak ittirdi, sancağını dalgalandırdı. Tüm kitaplar intikam yeminlerini haykırıyor, sayfalardaki kelimeler tüm hızıyla raflardan akıyordu. Hücreleri intikamın alevlerine dayanamayarak kül olmuş, zayıf ve mecalsiz bedeni rafların önüne serilmişti.

            Hayali karakter ufuk çizgisinden dünyaya doğru düşmeye başlamıştı.

Hayali bir düşman karakteri için dünyaya düşmekten ve bir kütüphane rafları arasında hapsolmaktan daha kötü ne olabilirdi?

Raflardan akan kelimeler ve askerleri zafer sancağını açmış, hep birlikte kütüphaneyi intikam yeminleriyle titreterek komutanlarının cansız bedeni etrafında haykırmaya devam ediyorlardı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir