Kapalı kapının üst camından, asılı paltolardan sıyrılıp içeri sızan, yolunu kaybetmiş ışık hüzmeleri aydınlatıyordu masayı. Yolu masaya uğramayanlar ise duvarlardaki çatlaklardan geri kaçıyordu. Masanın arkasında, sol ön ayağına kim bilir kaç senedir güvenilmeyen yastıklı, ceviz bir sandalye ve onun üstünde hekimlerin kim bilir kaç senedir kalbinin istikrarına güvenmediği Hulusi Bey duruyordu. Değirmende ağartmadığı saçları yıllara meydan okurcasına gür ve parlaktı. Sigaradan kararmış yüzü, kanyonlara dönüşmüş kırışıklarından nasibini almış, kayış gibiydi. Sağ dirseğini masaya dayayarak yarattığı sütuna çenesini oturtmuş, kafasını dik tutmak bile istemediğini açık açık ifade eden feri sönmüş gözlerle masasını izliyordu. Baktığı fakat görmediği yerde, dünden kalmış bir tabak ve üzerinde hünerlerini sergileyen bir kara sinek vardı. Tabak bulaşıktı ama sinek hiç değildi, o meşhur ellerini ovuşturma hareketini yapıyor, birkaç santim uçup iki takla attıktan sonra tekrar tabaktaki donuk yağ tabakasına pike yapıyordu. İki dakikada bir bunları yaparken Hulusi Bey’i rahatsız etmemeye çalışıyordu. Belki de Hulusi Bey’in sol elinden eksik olmayan, külünün kendi kendine düşmesi özgürlüğünü bahşettiği sigarasının dumanına yanaşmak istemiyordu. Fakat o sigara daima yanmak zorundaydı zira o duman dışında Hulusi Bey’in gözlerini yaşartabilen hiçbir şey yoktu.

Herhangi bir duygunun uzun süredir ziyaret etmediği suratına birdenbire acının keskin ifadesi yerleşti. Sulu gözbebekleri irileşti. Nefes aldı. Dişlerini sıktı. Sinek ellerini ovuşturdu. Sigarası elinden düştü. Nefes verdi. Hissettiği acıdan göğüs kafesine sarılıp iki büklüm olunca sandalyesinin sol ön ayağı kırıldı. Hulusi Bey dengesini kaybetti. Çekingen yüzünü istemeden de olsa zeminle tanıştırmak üzereyken toparlandı, sağ kolunu masaya dayadı ve ayağa kalktı. Nefes aldı. Sol kolunda başlayan uyuşukluk, Hulusi Bey’in kaybettiği hissiyatlar koleksiyonuna eklendi. İstifra eden bir insanı andırarak öne eğilmişti. Nefes verdi. Yerdeki tozun, kirin üzerinde bakmamasına rağmen onlarca sahne gördü. Zamansız ölümler, kaybedilmiş dostluklar, gerçekleştirilmemiş vaatler, hayal kırıklıkları, amansız sevdalar… Nefes aldı. Hayat denen kukla oyununun telleri bir bir kopuyordu. Renkler, sesler, duygular, kavramlar duvarlardaki çatlaklardan içeri doluyordu. Hulusi Bey’in şakaklarında biriken birkaç soğuk ter damlası da kopup bu karışıma katıldı. Sinek havalandı. Gösterdiği uzunca direnişe rağmen ışık da kendini bıraktı bu birikintinin içerisine. Nefes verdi. İçinde bulunduğu oda sallanmaya başladı. Sinek muhtemelen iki takla attı. Hulusi Bey dayandığı sert cisme sıkıca tutunmaya başladı. Sallantı tıpkı başlayışı gibi birden durdu. Önce odanın içi aydınlandı. Yerdeki birikinti yavaşça kapının altından dışarı süzüldü. Renkler, sesler kısa bir molanın ardından yerlerini alıyordu. Hulusi Bey doğruldu. Nefes aldı. Bir iki adım atıp ailesinin fotoğrafının asılı olduğu duvarın altına çöktü, sırtını duvara yasladı. Nefes verdi. Sinek tabağa pike yaptı. Cebinden çıkardığı sigara paketinden bir dal alıp dudakları arasına yerleştirdi. Paketinin içinde tuttuğu sarı çakmağıyla sigarasını yakmadan önce, bomboş odasında sanki bir duyanı varmışçasına “Bu kadar betimlemeyi bırakmam lazım.” dedi. Nefes aldı. Nefes verdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.