Bana anlatmak isteyip de anlatamadığınız şeyleri not edin. Bir gün boyunca hepinizi dinleyeceğim. Ama şimdilik sadece ben anlatacağım. Sonra belki huzurlu olurum… Bir yıldır görmediğin bir sürü insan var. Bir günlüğüne Ankara’ya gittiğimde gördüğüm ama eskisi gibi ertesi gün onları görmeyeceğim endişesiyle konuşmakta zorlandığım, tüm sohbet boyunca nereden başlayacağımı bilemediğim, yarım yamalak konuştuğum insanlar oldu. Canım insanlar. Hepsi “Bende kal,” dedi. Ben de “Alışık olmadığım bir yere gidince sürekli etrafı inceliyorum, kendimi devlet dairesinde unutulmuş çocuklar gibi yalnız, sıkılgan ve endişeli hissediyorum,” demek yerine teşekkür edip akşamları otobüse binip eve döndüm.

Ankara’ya yaptığım yolculukların tek sebebi vardı. Göz doktoruna gidiyordum. Tüm doktorlar gibi hepsi beni mekanik bir alet gibi gözden geçirdi. Son gittiğim doktor göz bebeklerimi büyüten bir damla sıktı. Göz bebekleriniz çok büyüdüğünde uzağı gayet normal görseniz de yakını göremiyorsunuz. Emekli memur hastalığına tutuluyorsunuz. Babam da bir emekli memur ve yakın gözlüğünü taktığımda yakını net görüyordum. Gözlükler korkunç şeyler. Ama maalesef ben Ankara’dayken babamın gözlüğü yanımda değildi.

Yakını görememek çok büyük bir problem değilmiş gibi gelebilir. Ama uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızla sözleştiyseniz ve doktor randevunuz bittiğinde onu aramak için elinize telefonu aldığınızda hiçbir şey göremiyorsanız… büyük bir problem. Hatta kriz.

Evet kriz ve ben. Sonra hemen gelen çözüm… nasıl mı? Uzaktan gördüğümde boş duran herkese “Burada ne yazıyor?” diye sorarak. İlk kurbanım hastanedeki hademe abla oldu. Arkadaşımı arattım. Açmadı. Keşke onu aramak için hademe ablaya ne kadar kibar davrandığımı görseydi. Kesin açmadığı için üzülürdü. Evet Mert, olmuyorsa devam etmek zorundasın. Çünkü içinde golf arabaları gezen bir hastanenin içindesin en azından dışarı çıkabilirsin. Yarım saat çıkamadım. Çıktığımda yağmur yağıyordu.

Çantamdaki şemsiyeyi çıkardım ve bir sigara yaktım. Gözümdeki sorunun net bir çözümünü bulamadım. Telefonumdaki yazıları okuyamıyordum ve başkalarından yardım istiyordum. Ayağımdaki yazlık ayakkabılar deli gibi su almaya başlamıştı. Hayat… Olur olmadık yerlerde beni tek başıma yakalamayı nasıl başarıyorsun?

Yağmurda yürüdüm. Başlarda romantikti. Ama sonra odaklandığım tek şey bez ayakkabıma dolan suyun, her adımda çoraplarıma minik dalgalar halinde tekrar tekrar vurması oldu. Her adımda, ıslaklığın ıslaklığını yaşadım. Bu arada Sağlık Bakanlığı’nın önünde SMA hastası çocukların ailelerinin eylemini gördüm. Lütfen daha fazla bebek ölmeden ilaçlarını getirin. Kampanyalarını görmezden gelmeyin. Her aldığım üründe sizi düşünüp bir tane de size alıyorum. Ben bu kadar ince ve düşünceli bir şekilde bilmeden alıyorsam siz de öyle yapın.

Yağmurun altında metroya ulaştım. Ayaklarımdan sular damlaya damlaya oturduğum metro koltuğunda telefonuma baktım. Mesaj gelmişti. Bilgi bu kadardı. Sonra yanımdaki abiye dedim ki “Gözlüğümü evde unuttum, şunu okur musunuz?” diye sordum. Okudu. Kızılay’a çıktım.

Ulaşmak için bin takla attığım çok sevdiğim arkadaşımla tüm bu olumsuzluklara rağmen sohbet ettik. Başlarken söylediğim gibi her şeyi anlatamadım. Ama kötü bir günü güzelleştirmek için sohbet etmemiz yetti. Özlediğim canım insanlara ayaklarım ıslakken bile tahammül edip dinleyebiliyorum.

Böyle işte planlar yaparken yakını göremediğiniz paralel bir evrende olduğumuzu fark etmemiz uzun sürüyor. Alışınca ve sevdiğiniz insanlar yanınızda olduğunda ıslak ayaklarınızı bile umursamıyorsunuz. Ama arada bir şikâyet etmeniz gayet normal…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir