(…)     “O köprüden geçince her şey başladı zaten. Ne elektrik kaldı ne de ışık. Yanımdaki çocuk da ölüden beter halde, uyanmıyor bir türlü. Ben de dedim ya sana ilk istasyonda duracağım diye. Öyle düşünüyorum.  “

            “Evet ağabey” diyerek hem dinlediğini hem de Necmi’nin sözlerini tasdikleyen Salih, içten içe korkmaya başlamıştı. Ne duyacağını, duyduklarıyla başa çıkıp çıkamayacağını bilmiyordu. Yeni yeni yetişen bir makinist için dinleyecekleri mesleği bile bıraktırabilirdi.

            “Telsiz de çalışmayınca ben tek başıma kaldım tabi. Trenin seyrine göre üç dakikaya kadar bir istasyona girecektim. Başladım ben de frenleri ufak ufak asılmaya. Lakin çekeceğimiz çilemiz daha varmış. Fren talimi yaptığım halde frenler boştaydı. Anlayacağın, Allah’a emanet şekilde alabildiğine süratle ışığı mışığı olmayan bir trenle kör karanlıkta gidiyordum. ” 

            Bunları söyledikten sonra Necmi huzursuzca kıpırdandı. Oturduğu yerde terlemeye başlamıştı. Yumruk yaptığı elinden ince bir kan sızıyordu. Salih hemen ayaklanıp Necmi’nin yumruğunu açtı. 

            “Ağabey, sakin ol. Her ne idiyse olmuş bitmiş Allah korumuş seni bak.” deyip Necmi ustasını sakinleştirmek istedi.

            Necmi sıkıntıyla, nefes nefese kalmış şekilde devam etti.  

            ” Allah korudu, korudu da… Bir beni korudu be gülüm. Ben öyle giderken meğer istasyonda başka bir tren varmış. Telsiz de çalışmadığından ne haberim oldu ne de haber verebildim geldiğimi. Ben son anda kendimi atabildim kendimi markizden dışarı. Öyle bir gürültüyle çarptı ki öndeki katara. Ben büyük kıyamet koptu sandım. Hani Nasreddin Hoca demiş ya, iki kıyamet vardır; biri küçük biri büyük. Hanımın ölürse küçük kıyamet, kendin ölürsen büyük kıyamet kopar diye. Ben ölmedim gördüğün gibi, buradayım. Kazadan sonra büyük bir soruşturma oldu tabi. Yolculardan tam 144 ölü, 78 yaralı vardı. Bir o kadar da kayıp.”

            Salih en son duyduğunu yanlış duydu sandı.

            “Kayıp mı? Nasıl kayıp ağabey?”

            “Valla gülüm, ben de bilmiyorum. Kimisi ayılar, kurtlardır dedi. Kimisi de kazanın etkisiyle oraya buraya saçılmıştır hepsi, hayvanlar alıp götürmüştür falan dedi.”

            Salih hala duyduklarına inanamıyordu. Tutup bir sigara da kendisi yaktı bu sefer. 

            “Ağabey kaç kişi kayıptı?” 

            “77 kişi çıkmadı ortaya.” 

            Salih başını öne eğdi. Üç beş kişi değildi duyduğu, tamı tamına yetmiş yedi kişi kaybolmuştu.

            “Sence ne oldu ağabey orada?”

            Necmi bu soru karşısında donakaldı. Gözleri bir müddet boşluğa takıldı. 

            “Valla ben de bilmiyorum. O gün gördüğüm, gördüğümü sandığım şeyler var ama hiçbir zaman emin olamadım. Zaten bana da nasıl olur da 77 kişi ortadan kaybolur, nasıl görmezsin dedikleri için Kör dediler ya lakabıma.”

            “Ne gördün ki ağabey?”

Necmi artık konuşmak istemiyordu. Çay bardağına baktı, içindeki çay soğumuştu. Lokomotifin camından dışarı döküp demlikten yeniden doldurdu. Sonra birden Salih’in de bunları bilmesi gerektiğini düşünerek konuşmaya başladı.

            “Ben tam markizden atladığımda istasyonda garip şeyler oluyor gibiydi. Hani istasyonda başka bir katar varmış dedim ya, mesela onun o istasyonda işi neydi? Madem duraklayacaktı, yan yola neden almadılar da direkt ana hatta kaldı? Garipti. Markizden atladıktan sonra üstüm başım biraz yara bere olmuştu tabi ama iyiydim. Hemen kaçıp kendimi vagonların altında kalmaktan kurtardım ama vagonlardan biri istasyon binasının üzerine devrildi. Ne yapacağımı düşünürken bu sefer de istasyonda bekleyen katardaki vagonlarda yanıcı bir şeyler varmış. O vagonlardan biri patladı. Ortalık cehennem. Hemen vagonlardaki insanlara bakmak aklıma geldi ama katarda tam on dokuz vagon var. Bunun yataklısı, kuşetlisi, pulmanı falan derken hepsine bakmam imkânsız. Belki bana yardım edebilecek sağlıkta birileri vardır diyerek etrafa bakındım ama yine bir şey göremedim. Etrafta yanan vagondan başka tek bir ışık emaresi de yok. O da ancak iki vagon ilerisini gösteriyor bana. Cayır cayır yanan vagondan başka bir şey yok ortalıkta, o da diğer vagonları tutuşturmasa bari diye dua ediyorum içimden. “

            Salih tam burada daha fazla dayanamadı. Derin bir nefes koyuverdi. Necmi ağabeyinin anlattıkları gerçekten hiç inanılır gibi değildi. Salih’in bu sıkıntısını gören Necmi de biraz daha üstü kapalı anlatması gerektiğini düşündü. Fakat tam bu anda Salih söze girdi.

            “Sonra ne oldu ağabey? Nasıl kurtuldun o cehennemden?”

            Necmi uzun bir soluk aldı. Yıllardır düşünmeyi bile bıraktığı o geceyi bu çocuk tekrar deşiyordu.

            “İstasyon binasının olduğu yere gittim. Zaten bir odası bir de bekleme salonu olan bir yermiş, o da vagonun altında karınca yuvası gibi ezilmiş kalmış. Birileri vardıysa da ölmüş. Şansıma orada bir motosiklet buldum Salih’im. Şu Jawa marka motosikletlerden. Bastım marşına çalıştı. Ama nereye gideceğimi, kimden yardım isteyeceğimi bilmiyorum. Derken aklıma vagonları motorla dolaşmak geldi. Hem farı da var aydınlatır ortalığı hem de daha hızlı dolaşırım dedim. Neyse bastım gaza ağır ağır vagonlar boyunca ilerliyorum arkaya doğru. Devrilmedik, koca bir tabuta dönüşmedik vagon kalmamış. Hepsi sağa sola saçılmış. Vagon pencerelerinden insanlar sarkmış, bazıları vagonlardan fırlamış. İnildeyenler, son nefesini verirken şehadet getirmeye çalışanlar, çoktan Münker Nekir ile ahbap olanlar…”

            Salih duyduklarını sindirmekte epeyce zorlanıyordu. Bunlardan hiç haberi olmamıştı. Yapılacak her mesleğin böyle acı yönleri vardı elbet ama bu onun için epeyce ağır gelmişti.

            “Sonra ne oldu ki ağabey? Nasıl çıktın oradan? Nasıl kurtuldu insanlar, kayıpların olduğu nasıl anlaşıldı?”

            Necmi derin bir iç çekerek verdiği nefesle cevap verdi. Ortalıkta alabildiğine karanlıktan ve lokomotifin dizel motorunun homurtusundan başka bir şey yoktu. Necmi düdüğe bir kez daha asıldı. Ortalık alabildiğine pesten çığıran lokomotifin çığlığıyla dolmuştu.

            “Yakınlarda bir köy varmış. Kazanın hem sesini hem de yanan vagonun alevlerini görmüşler. Traktörlere, minibüslere doluşup gelmişler. Onlar sayesinde kurtulduk. Allah hepsinden razı olsun.”

            “Nasıl yani ağabey? O karanlıkta ne yaptılar ki?”

            Necmi hafiften sinirlenmişti.

            “Ne demek ne yaptılar? Onlar gelmese halimiz yamandı hepimizin. Traktörlerle vagonları çektiler, minibüslerle çok ağır olmayan yaralıları taşıdılar köye. Evlerinde yaralarını sardılar. Bu arada zaten çoktan haber verilmiş gerekli yerlere. Ama asıl sıkıntı bunlar değildi o zaman.”

            Salih anlamadı. Soran gözlerle Necmi ustasına bakıyordu. (…)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.