İnsanın “özü” hakkında yargıya varmak için, bugün geçerli olan dünya düzenine göre algısı, düşünceleri, hedefleri ve beklentileri şekillenmiş olan insanı referans alamayız, elbette. İnsanın “özü” diyebileceğimiz şeyi ancak, içinde bulunulan maddi koşulların ötesinde insanı harekete geçiren ve değişmez olan özellikler oluşturabilir. Hedefim; varoluşçuların yaptığı gibi, kendi özünü kendisi belirlemek zorunda olan ve seçim özgürlüğünün kıskacında, kendisini bir bulantı halinde bulan insanın portresini çizmek değil; doğuştan sahip olduğu özellikler doğrultusunda, nasıl yaşaması gerektiğine dair sorulara aklı ile kalıcı cevaplar verebilecek olan insanı anlatmaktır. İlk olarak, insanın “özünü açıklamaya”, gerçek anlamda özgür olmak nedir sorusunu cevaplayarak başlamak istiyorum.

İnsanın gerçekliği algılamada iki temel yetisi vardır, bunlardan önde geleni maddi dünyayı algılamayı sağlayan duyular, ikincisi ise duyular yoluyla algılanan şeyleri işleyen akıldır. İnsan, diğer canlılarda olmayan bir olguya tabidir, buna nedensellik yasası denir. Bu, insanın zaman düzleminde gerçekleşen olayları sebep-sonuç ilişkisi bağlamında değerlendirerek aklıyla işlemesi demektir. Yalnızca duyusal izlenimler üzerinden veya doğal dürtüler üzerinden harekette bulunmak demek, aklın denetimi olmaksızın eylemde bulunmak demektir, öyleyse burada herhangi bir özgürlük veya özgür irade söz konusu olamaz çünkü kişi bu durumda doğa yasalarına tabidir.

İnsanın algı ve düşüncelerinin dış dünyanın (çevrenin) beklentileri doğrultusunda şekillendiğini daha önce belirtmiştim. Özgür irade denen şey ise ancak aklın devreye sokulduğu yerde olabilir. Kişi ancak bu durumda doğa yasalarına tabi olmaktan kurtulup gerçek anlamda bir özne, yani özgür olabilir. O zaman özgür olmak insanın istediğini yapması değil, isteklerinin kaynağının neresi olduğunu, çevresine göre şekillenmişse eğer, çevresinin hangi ölçüde bunları aklın süzgecinden geçirerek ortaya koyduğunu anlamayı gerektirir. O hâlde, geleneğin, örf ve adetlerin, toplumda kurulmuş olan kuralların, kendi aklına ait olan egemenliğinden ödün vermediği, bunlardan sıyrılabildiği ölçüde özgürleşmektedir insan. İşte en başta ortaya attığım sorunun cevabı da budur: İnsanın “özü” denilen şey, onun özgür davranmasını sağlayan şeydir aynı zamanda. Yani insanın özü özgürlüktür.

Metafiziksel söylemlerin ötesinde, dış dünyanın izlenimlerinin kişide yarattığı sahte kimlik bilincinden sıyrılıp gerçek anlamda varlığın özü ile yüzleşmek budur.

Bu durumda insanın özünden uzaklaşması da duyusal izlenimlerinin, aklın egemenliğinin önüne geçmesi olarak adlandırılabilir. Günümüz düzeni, madde dünyasının insan bilincine karşı olan zaferi üzerine inşa edilmiştir. Peki niçin? Duyusal izlenimler akla niçin hâkimdir? Bu bir doğa yasası mıdır? Sebep “düşünce özgürlüğünün” ekonomik anlamda kazançlı bir iş olmasında yatar. Ortada insanın sözde özgürlüğünden fayda sağlayan, bireyin seçim hakkını kutsal sayan bir ekonomik sistem vardır. Tüm kaynaklar iki sihirli kelime doğrultusunda harcanır: Arz-talep. Bu sistem talebin geldiği yeri sorgulamaz, yalnızca kâr yaratıyor mu, ona bakar. Özgürlük kelimesinin bu sığ tanımı ise yukarıda özgürlüğün zıttı olarak tanımladığım, aklın kendisini duyular dünyasına teslim edişinin ifadesidir ve yalnızca bu tanım üzerinden kazanç sağlayanlar ve bir şeyleri etraflıca değerlendirme zahmetinden kendini kurtarmak isteyen kişilerce savunulur. Birçok kişi bunun doğa yasası olduğuna inanmış, insan özgürlüğünün temel şartlarını kavrayamamıştır.

Bu durumda ne yapılabilir? Var olan gerçekliğin sınırları içerisinde, insanın dünyada kendine bir yer edinmeye çalışması, değişim yaratma yolunda oyunu kaybetmektir. Senin hayatının tam da kendisi gerçek özgürlüğün savunucusu olmalı. Eldeki gerçekliğe göre atılan her adım aynı zamanda geçerli durumu korumak adına sarf edilmiş bir çaba demek. İnsanlığın kaderi, bireyin elindedir.

Koşullar ne olursa olsun, amacım üzerinde anlaşılmış bir hayatın tanımını yapmak değil fakat insanın içinde zaten bulunan bir özelliği ortaya çıkarmaktır. Eğer bir düşünce kabul görecekse insanlığın, hatta evrenin ortak aklı tarafından onaylanmalıdır, tanımını yaptığım gerçek özgürlüğe uyan da budur. Ancak bu sayede bireyler, insanlığın ortak ağacının altında bağımsız birer özne olarak varlıklarını sürdürebilir.

Faruk Koçdemir

Kapak İllüstrasyonu: “The Allegory of the Cave”, @MatiasEnElMundo

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.