Öksürerek uyandım. Bir sigara yaktım yatağımda. İki fırt sonra, dumanlar dudaklarıma yapışırken çıktım altı duvar içinden. Evimdeki diğer altı duvar arasında mesanemi boşalttım. Uykumu alamamışım. Gözlerim kan çanağı. Çarşafların sıcaklığı terk etmemiş henüz beni. Durdum yerimde. Kendime gelmeye çalıştım. Kendim gibi akşamdan kalmış biramı doldurdum içime. Yarısına geldiğimde sigaranın, son nefesimi çektim ve boş şişeye bıraktım. Kor tütünün, yüzde dört buçuk alkol damlacıklarıyla olan melodisini dinledim. Ayaklarımı; akşam eve döndüğümde, vücudumun geri kalanını yatağa taşıyabilsinler diye dış dünyadan ayıran kaplarına soktum. Bir solukta aldım birkaç katı. Saatte bilmem kaç merdiven hızla kaldırımdaydım artık. Karşıya geçmek zorunda kalmam için çok zaman gerekmedi. Asfalt, arabalara yetmemişti yine. Yayaların yoluna tecavüz, yolumu ters istikamete doğrulttu.

Ben karşıya geçerken arabalardan bir tanesi yol verdi birine. Anlamadım ne yapmaya çalıştığını. Eliyle geç işareti yaptı. Kornası bozuk olsa gerek ya da mazotu bitmiş. Yaya teşekkür etti kollarıyla, var gücüyle. Selektörle karşılık verdi adam. Biliyordum kornasının bozuk olduğunu. Yaya geçidindeki asırlık geleneği bozdu herif. Başka ne olacaktı ki? Köpek atladı arabanın önüne yayadan sonra. Çaldı bu sefer kornayı. Aslında saygı göstermiş adam. Arızası yok arabanın. Belki de adamın vardır. Yol verdiğine göre yayalara.

Kaldırım yolculuğumun ortalarında, gölgeler içinde kaybolan silüetleri, kaldırımın sonlarına geldiğimde artık seçebiliyordum. Sabahın köründe kedileri beslemek için sokağa çıkmış insanlar. Mama almışlar marketten, emekli maaşlarıyla. Salaklar dedim. Katıksız hem de. Kendilerine bakacak hâlleri yok, kedi besliyorlar. Kedilerin miyavlamalarını duydum emekliler giderken. Dizlerine tırmandılar. Teşekkür ettiler, o mamadan alacakları enerjiden daha fazlasını harcayarak.

Tam o anda, otobüsü kaçırmamak için saatte bilmem kaç kaldırım taşı hızla durağa koşmaya başladım. Altımdaki taşları ayıran çizgiler birbirlerine karışırken hızımı tekrar merdiven endeksine adapte ettim. Benim otobüsün seferinin iptal edildiği; her sabah benden bir önceki diğer otobüsle ulaşım ağına katılan kadın ve bebeğinin, yenice; metal yığını içerisindeki et istifine binmeye çalışmasından anlaşılıyordu. O nedenle enerjimi hızlı tüketmemeye karar verdim. Ben emekleyerek yaklaşırken durağa, bebek arabasıyla otobüse binmeye çalışan kadına birkaç kişi yardım etti. Taşıdılar arabayı otobüse. Annenin minnettarlığını dile getirdiği sözlerini duydum. Sanki kayıp bebeğini buldular.

Hayatı sevmiyordum belki ama ölümden de korkuyordum. Canım kıymetliydi benim. Korkum, mantığıma üstün geldiği için her gün dört saat uyuyabiliyordum. Ölümden erken dönebilmek için refahıma engel koyuyordum. Ben durakta, ölmediğim on sekiz saatlik kotamdan değerli bir miktar zamanı otobüs beklemekle kaybederken üst geçitten karşıya geçecek tekerlekli özürlüyü taşıdı iki eleman. Asansör yoktu çünkü. Teşekkürlerinin ardı arkası kesilmedi başlangıç noktasından varışa kadar.

Ölümümden arta kalan vaktin diğer bir değerli miktarını; ben dikilirken, bana yalvaran mendilci veletlere s*ktir çekerek harcadım. Şefkatle çağırdı bir kadın onları ve çikolata verdi. Çocuklara dünyaları versen böyle sevinmezlerdi. Topladıkları paralar kendilerine kalmıyordu belki ama çikolata onların mideye. Mutlu oldular. Ne kulaklarında benim küfrüm kaldı ne de akıllarında, birkaç bozukluk yerine erimiş çikolatalı ambalaj teslim ettiklerinde tokat yiyecekleri gerçeği. Mendil hediye etmek istediler. Almadı kadın. “İhtiyacınız olur sizin.” dedi, “Satın en azından bana!”. Çocuklardan, ne kadar iyi bir insan olduğunu duymasıyla geçti kadının on dakikası. İki paket alıp dört parası verirken…

Sorguladım; bütün bir kaldırım, küçük bir durak boyu iyilikleri. Neden yapmışlardı? Ne artıları vardı bu işten? Karşılık gerekmez miydi bir şey yaparken ya da bir çıkar? Bu değil miydi bana yaşamın öğrettiği? “Kendini, kendin dışında hiçbir şey için paralama!”. Evet dedim, sorun bende değil. Sorun, hayatlarında kendilerine yetemeyen; bu açığı, başka varlıklara hatıra bırakmak için debelenmeleri suretiyle kapatmaya çalışan insanlardaydı. Kendilerini sevdikleri için mi iyilerdi yoksa kendilerini eksik gördükleri için mi rol yapıyorlardı? Maskelerinin altında; pantolonlarının dizlerini yırttıkları için kedilere vuran emekliler, ellerine çamur bulaştırdığı için özürlüye yardımdan pişman olan delikanlılar, yol verdiğinden dolayı işine geç kalmasını sağlayan yayaya söven şoför, veletler gittikten sonra elleriyle burnunu yelleyip kötü kokuyu dağıtmaya çalışan kadın… Hepsini gördüm. Maskelerini çıkartmalarına gerek yoktu hiçbirinin. Kendi egoları uğruna, kendilerinden ödün verdi hepsi. Bense bir s*ktirle olayı çözdüm. Topluma adapte olamayan bir küfürbazdım belki ama küfür etmeme gerek kalmadı, cam bira şişelerinin nemli yüzeylerindeki yansımasına baktığımda yüzümün. Vicdanım rahattı benim. İkiyüzlü yardımseverlerin aksine, bir tane vardı bende. İkişer çift varken onlarda, benim tek çifti vardı gözümün. Karakterlerinin standart sapmaları hesap makinesine sığmazken onların, sıfır çıkıyordum ben. Sonum hep aynıydı. Onlar her sabah cilalarken maskelerini, cilalıyordum ben özümü.

Orhan Gökalp Büyükuysal

Kapak İllüstrasyonu: “Mask Off”, Varoslav Vatsyk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.