Tabutun kapağı birden yukarıya doğru fırladı ve üzerindeki yeşil örtü kalabalığa doğru bir gelin buketi gibi uçtu. Kalabalık, yeşil örtüyü kapmak için birbirini ezdi. Yan köyden Arap Ali kaptı yeşili, “Sonunda, sonunda.” diye bağırdı. Yeşili kapamayanlar hüzünlü, Arap ise gayet keyifliydi. Yeşil örtüyü gösterip hava atıyordu çevresindeki insanlara. Asık suratlı cılız bir adam, yanındaki oldukça yaşlı görünen adama doğru dönüp “Bir dahakine kesin ben kapacağım, yeter artık iyice bıktım.” diye mırıldandı. Yaşlı adam “Yedirmem kimseye. Yüz yaşını geçtim artık benim hakkım.” dedi.

Ayı Şevket, lakabının hakkını veren bir adamdı. En az bir doksan boyunda, yüz otuz kilodan fazlaydı. Gözleri pas parlak, yaşam enerjisi doluydu fakat yıllardır sadece ölmeyi diliyordu Tanrı’dan. Çok merak ediyordu, nasıldı Tanrı’nın yanı, öte dünya, ahiret artık her ne denirse oraya. Gidip görmek için yanıp tutuşuyordu. Ayı ölmek istedikçe yaşadı, yaşadıkça kendini harap etti ölmek için. Alkolü sigarayı insan gibi değil ayı gibi içerdi, adı üstünde, Ayı Şevket. Şevket’in hayatında göze batan bir eksiklik de yoktu aslında. İyi bir işte çalışır, iyi kazanırdı. Mutlu bir evliliği vardı, ailesi de kendisi de turp gibiydi. Fakat Şevket’in içinde yıllardır kurtulamadığı bir merak vardı. Gidip görmek istiyordu o hep duyduğu öte dünyayı. “Kırk yıldır bu dünyadayım bir numarasını göremedim bu yüzden merak ediyorum ötekini.” diye açıklama yapardı şaşkın gözlerle onu dinleyen insanlara. Şevket’in söylediklerini duyup da şaşırmayacak insan yok gibiydi. Sıkıntıdan, kederden ölmek isteyene rastlanır da sadece meraktan ölmek isteyene kolay kolay rastlanmaz. Her gün saatlerce yalvarıyordu Tanrı’ya “Canımı al, al da göreyim seni. Göreyim şu pek namlı öte dünyayı.” diye. Bir yandan dua ediyor, bir yandan da kendi köyünde ve yan köyde düzenlenen hiçbir cenazeyi kaçırmıyordu. Çünkü buralarda, cenazeden sonra tabutun yeşil örtüsü bir gelin buketi gibi fırlatılır ve onu kapan kişinin bir sonraki ölecek kişi olduğuna inanılırdı. Şevket bunu mantıksız bulsa da ölmek için bütün şanslarını değerlendiriyordu. Ayı Şevket canını bile verebilirdi ölmek için.

İşte geçen hafta yan köyde perşembe günü düzenlenen cenazede Şevket kaptı yeşil örtüyü. Kalabalık cenazede yüzü gülen tek kişiydi Şevket. Cenaze defnedildikten sonra bu neşesini gören bir kaç köylü yanaştı Şevket’e. “Hayırdır Şevket? Ne bu mutluluk? Sevmez miydin yoksa rahmetliyi?” dediler. Şevket gülümsemesi suratından hiç eksilmeden “Yok ağabeyler ilkokul arkadaşımdı, çok severdim kendisini. Örtüyü ben kaptım cenazeden sonra, ona seviniyorum.” dedi. Köylüler biliyordu Şevket’in yıllardır ölmeyi ne kadar istediğini “İyi o zaman Şevket haydi gözün aydın muradına erdin, başın sağ olsun şimdiden kardeşim.” deyip ayrıldılar yanından. Neşeyle evine döndü Şevket. İnanamıyordu canının alınacağına yine de eşi ve çocuklarıyla vedalaştı. Şevket’in eşi Zeynep oldukça üzgündü “Ah be Şevket, sadece meraktan yapılacak iş mi şu? Ne yapacağım ben iki çocukla bir başıma?” diye söyleniyordu. Fakat Şevket o kadar mutluydu ki kadıncağız kocasının neşeli yüzünü görünce unutuveriyordu gelecekteki dertlerini. Şevket çocukları ve karısıyla vedalaşıp helalleştikten sonra yatak odasındaki dolabının en üst rafında yıllardır sakladığı kutusunu indirdi. Tüm ailesinin olduğu bir fotoğrafı alıp cebine koydu. Babasından kalma tabancasını ise beline taktı. Neredeyse akşam oluyordu artık. Şevket arkadaşlarıyla vedalaşmak için kahveye gitti. Sürekli “Ah be Şevket kardeşim, çocukların daha küçük, kendin daha gençsin sırf meraktan yapılacak iş mi bu be?” diye soruyorlardı Şevket’e. Şevket kararlıydı “Siz anlamıyorsunuz bu içimdeki merakı, yıllardır nasıl kafama takıldığını, nasıl yıllardır canımı sıktığını.” diyordu. Günün sonu yaklaşırken insanlar yavaş yavaş kahveyi terk etmeye başladılar. Kahveden çıkarken herkes Şevket’le helalleşiyordu ve baş sağlığı diliyordu Şevket’e. Bütün köylüyü kahveden uğurlamıştı Şevket sadece yakın arkadaşlarıyla kalmıştı kahvede. Kahve’nin sahibi Mehmet ve Şevket’in çocukluğundan beri beraber büyüdüğü yan komşusu Cemil. Mehmet çayları doldurmuş getiriyordu. Cemil “Ah be kardeşim, şunun şurasında yaşayacağın olsa olsa bir 40 yıl daha, o zaman görürdün öte dünyayı bu ne acele? Bu nasıl bir merak? Bari çoluğuna çocuğuna eşine acısaydın.” dedi. Mehmet elinde çaylarla, kafasını sallayarak katıldı Cemil’e. Şevket “Artık yapacak bir şey yok dostlarım. Elbet ben de düşünüyorum geride bıraktıklarımı ama bir planım var.” dedi belindeki tabancasını sağ eliyle kontrol ederek. Israrla sorsalar da söylemedi onlara planının ne olduğunu. “Bırakın şimdi planı da birlikte son vakitlerimizin keyfini çıkaralım.” dedi. Çaylarından birer yudum alıp birer sigara yakmışlardı ki Şevket’in göğsüne korkunç bir ağrı saplandı. Ağrının şiddetinden istemsizce sağ elini göğsüne götürdü. Terler şarıl şarıl akıyordu alnından. Suratı kıpkırmızıydı. Sağ eli sandalyeden aşağıya düştü. Nefesi kesildi. Kalbi atmayı bıraktı. Ayı Şevket’in koca bedeni sandalyeden düşüp yere yığıldı.

“Sonunda dualarım kabul oldu. İşte öldüm, öteki dünyadayım sonunda.” diye düşündü Şevket. Gözlerini açtı fakat hiçbir şey göremiyordu. Elini ceketinin cebine attı. Fotoğrafı çıkardı. Fotoğrafı görebildi. Görür görmez gözleri yaşla doldu Şevket’in. Elini belinin arkasındaki tabancasına attı. “Ölemem.” diye fısıldadı kendi kendine. Tabancasını ağzına soktu, gözlerini kapattı ve ateşledi. Silahı ateşledikten hemen sonra gözlerini tekrar açtı. Yine karanlıktı fakat bu karanlığın kenarlarından hafif ışıklar sızıyordu. Yakınında bir kişinin yüksek sesle konuştuğunu, dualar ettiğini duydu. “Haklarınızı helal ediyor musunuz?” Ayı Şevket adı üstünde, kefenini bir çırpıda yırtıp, tabutun kapağına tüm kuvvetiyle bir yumruk attı.

“Helal olsun.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.