Vladimir Nabokov – Lolita (1955)
Eser Adı: Lolita
Yazar: Vladimir Nabokov
Çeviri: Fatih Özgüven
Yayınevi: İletişim Yayınları
Basım: 2013

“Sabahleyin ayağında çorabının teki, bir elli boyu ile Lo idi, sadece Lo. Ayağında bol gündelik pantolonu ile Lola. Okulda Dolly. Kayıtlardaki noktalı çizgilerde Dolores. Ama benim kollarımda hep Lolita idi.”

20. yüzyılla birlikte yükselişe geçen modernist akımın önemli temsilcilerinden olan ünlü yazar Vladimir Nabokov, Lolita romanıyla 1950’li yıllarda ve devamında büyük ses getirmişti. Kitabın ana konusunu oluşturan pedofili ve sorgulanan Amerikan aile yapısı o dönem için fazlasıyla çarpıcı olsa da, Lolita çok satanlar listesinde uzun bir süre yer tutmayı başarmıştı. İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde “müstehcen” konusu sebebiyle raflardan kaldırılmasına rağmen, Lolita yazıldığı dönemin en iyi romanları arasında yerini alıyor. Orta yaşlı Fransız bir edebiyat profesörünün 12 yaşındaki Dolores’e karşı cinsel saplantısını konu alan bu roman, II. Dünya Savaşı sonrası kusursuz Amerikan aile yapısı görüşüne farklı bir bakış olarak da incelenebilir.

Vladimir Nabakov

Gençlik yıllarında Annabel Leigh adındaki sevdiğini kaybeden Humbert, bu trajik olayı haklı bir meşrulaştırma olarak gösteriyor ve genç kızlara olan cinsel saplantısını aklamaya çalışıyor. Eğer Annabel olmasaydı, Lolita diye biri hiç olmayabilirdi, diyor. Çekici bulduğu genç kızları nymphets yani su pericikleri olarak adlandırıyor ve Dolores’i ilk gördüğü anda âdeta bu tutkusunu bağırıyor okuyucuya. Dolores veya Humbert’in deyimiyle Lolita kitapta büyük bir yer tutsa da kendisini bir anlatıcı olarak görmek mümkün değil. Dolayısıyla okuyucu Humbert’in güvenilmez anlatımına bağımlı olmak durumunda kalıyor.

Babasını kaybetmiş olan Dolores, annesiyle arasındaki duygusal bağın da eksikliğiyle birlikte savunmasız, zaman zaman şımarıkça betimlenen bir kız çocuğu olarak karşımıza çıkıyor. Ailenin bu savunmasızlığını fırsat bilen Humbert, kitabın ilk sayfalarında Fransa’daki genç kızlara yaklaşmaya cesaret edemediğini ve kanuna itaat eden bir “korkak” olduğunu itiraf ediyor. Bu noktada aklımızda bir soru belirebilir. Neden Amerika’da bu cinsel arzusunu tatmin etmesi onun için daha kolay olmuştu?

II. Dünya Savaşı sonrası ABD, ekonomik büyümenin ve hâli vakti yerinde olan orta sınıf vatandaşların merkezi hâline gelmişti. Bu huzur ve refah ortamında aile kavramının da içinin dolduğuna inanılıyordu ve genç Amerikalılar erken yaşta evlenip bu refahın peşine düşme sevdası içerisindeydi. Nabokov’un yarattığı Haze ailesi ise bu rüyayı gerçekleştirememiş, parçalanmaya ve suistimale karşı savunmasız kalan bir aile örneği olarak çıkıyor karşımıza. Sizlere ideal aile nasıl olmalıdır diye bir soru yöneltsem eminim birçoğunuz olumlu özellikler sayacaktır. Fakat Haze ailesinde baba karakterinin eksikliği, anne-kız arasındaki güçsüz bağ ve annenin kızını yeni tanıştığı bir erkeğe emanet etmesi gibi unsurlar tezimizi destekler durumda. Hatta Charlotte Haze, Humbert ile birlikte olabilmesinde kızını bir engel olarak gördüğünü zaman zaman dile getiriyor. Bununla birlikte, Dolores her ne kadar istemese de onu bir yaz kampına göndermeyi tercih edip Humbert ile yalnız kalabilmesindeki bütün engelleri ortadan kaldırıyor ve onunla evlenmeyi başarıyor.

Bir röportajında Lolita ile ne toplumsal ne de ahlaki bir öğreti amacı güttüğünü söyleyen Nabokov, kitabın Amerikan toplumuna bir eleştiri olarak algılanmasından oldukça rahatsızlık duyduğunu da son sözünde şöyle belirtiyor:

“Bazı okuyucuların yönelttiği başka bir suçlama ise Lolita’nın Amerika’yı karşısına alan bir kitap olduğu yolundadır. Bu, beni o budalaca ahlâksızlık suçlamasından daha da çok incitiyor … İsviçre otelleriyle İngiliz konukevleri yerine Amerikan motellerini seçtim, çünkü Amerikalı bir yazar olma çabasındayım ve tek istediğim öteki Amerikalı yazarların yararlandıkları haklardı.”

Fakat bir kurgucu olarak resmettiği bu hikâyenin yaşadığı dönemi ve toplumu yansıtmadığını söylemek ne kadar doğru olabilir? Her ne kadar Nabokov böyle bir eleştiri ve güldürü amaçlamamış olsa da, yazarın mekân seçimi dolaylı olarak bizlere bir ışık yakıyor diyebiliriz. Tıpkı Humbert gibi Avrupa’da doğup Amerika’ya yerleşen yazarımız; Amerikan toplumunu, aile yapısını ve kurumlarını inceleme şansına sahip olmuş ve Lolita gibi bir eserle yirminci yüzyılda fırtınalar estirmiş. Elbette pedofili gibi akıl almaz bir konu seçimini bizlere okutturabilen de onun bu başarısıdır. Tıpkı Stanley Kubrick’in 1962 yılında yönettiği aynı isimli sinema filminde gösterdiği başarısında görüldüğü gibi. Okumak bir yana böyle bir olay örgüsünü sinemada izlediğinizi hayal etmek bile insanı rahatsız etmeye yetiyor olsa gerek. 1997 yılındaysa Adrian Lyne daha da çarpıcı bir uyarlamayla eseri beyaz perdeye taşıyor ve cinsel sahneleri daha da gözlerimizin önüne seriyor.

Senanur Sözen

KAYNAKÇA:
Appel, Alfred Jr. “The Artifice of Lolita.” The Annotated Lolita edited by Alfred Appel Jr. McGraw-Hill, 1970.
Castronovo, David. “Humbert’s America.” New England Review (1990-), vol. 23, no. 2, 2002, pp. 33–41. JSTOR, www.jstor.org/stable/40244102.
McGehee, Michael. “Lolita and Transatlantic Family Structures.” Nabokov Studies, vol. 12, 2009, pp. 131-145. Project MUSE, http://muse.jhu.edu/article/523805.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.