(…) Necmi bir süre düşünüp ne diyeceğini, nasıl diyeceğini tartarak cevap verdi.

            “İstasyon binasının üzerine vagon devrildi dedim ya. Daha sonradan enkazlar falan kaldırılınca ortaya çıktı ki zaten daha önceden orada bir şeyler olmuş. İçeride parçalanmış iki kadınla iki çocuğun cesedi varmış.”

            Salih kendini tutamadı.

            “Has… Ağabey sen benle maytap geçiyorsun, vallahi darılırım sana.”

            “Ne maytap geçeceğim lan senle kopil! Anlat dedin anlatıyoruz işte. Hem istediğine sor. Vallahi de billahi de böyle oldu her şey.”

            “Tamam ağabey kızma. İnanmak çok güç bunlara, o yüzden dedim.”

            Necmi cevap vermedi. Sinirlice hareketlenip öte tarafa döndü. Niye anlatmaya başlamıştı ki zaten bütün bunları.  

            “Yalan borcum mu var p…! Sabaha kadar uğraştık oralarda. Traktörler, kepçeler, vinçler geldi. Etrafa dağılan enkazı toparladılar. Onlar toparladıkça altından cesetler, kollar, bacaklar, kafalar çıktı. Öyle ki, cenazeleri kamyonla taşıdılar şehirdeki hastaneye.”

            Bu sözlerden sonra birden durulan Necmi, bir süre bekledi.

            “Hala rüyalarıma giriyor o gece. Benim suçum var mıydı diyorum kendime. Benim yüzümden mi öldü onca insan diyorum.”

            Salih bu sözler karşısında ne diyeceğini şaşırdı. Aklında bunlarla yaşayan bir insanı nasıl teselli edebilirdi.

            “Ağabey, sen demedin mi fren talimi yaptım diye? Talim yapmadan çıksan neyse. Hem jeneratör arızası da senin yüzünden değil. Her şey üst üste gelmiş. Olacağı varmış bunun. Allah’ın işine karışılmaz ağabey.”

            Necmi Salih’in söylediklerine karşılık sadece kafa sallamakla yetindi. Salih’e söylemedikleri de vardı. O istasyon binasının içindeki iki kadınla çocuk sadece dil ucuyla bahsettiği kısımdı. Daha fazlasını söylemeyecekti. Fakat Salih’in doymak bilmez merakı yine her şeyi baştan yazmıştı.

            “Ağabey, o kadınlarla çocuklar neymiş peki? Hani istasyon binasında olan?”

            Necmi mırıldanarak okkalı bir küfür savurdu.

            “Hay kadınını da çocuğunu da…”

            “Ağabey neden sövdün şimdi?”

            “Sorma oğlum artık sorma! Görmüyor musun, ben o gece sırat köprüsünden amuda kalkarak geçmişim sen bana hala kadınları çocukları soruyorsun!”

            Salih epeyce bir gerilmişti. Necmi ağabeyine saygısı çok büyüktü, istemeden de olsa onu böyle sinirlendirdiği için içten içe suçluluk hissetmişti.

            “Tamam ağabey, kusura bakma. Ben merak etmiştim. Hiç duymamıştım bunu, böyle şeyler yaşadığını.”

            Salih’in bükük boynunu gören Necmi pişman oldu. Çocuk daha gençti, hem suçu da yoktu.

            “Asıl sen kusura kalma gülüm, kendime benim sinirim.” deyip Salih’in paketinden bir sigara daha çıkardı. Yaktığı sigaranın nefesi boğazını yakmış, aldığı nefesin her saniyesinde biraz daha olsun vücudunu rahatlatmıştı. Aldığı nefesi verir vermez bir nefes daha çekti. Boğazındaki o yanmayı hissettiğinde daha da rahatladı. Art arda iki nefes çekişi başını döndürmüştü. Geçen her saniyeyle beraber sigara dumanıyla puslanmış zihnine belli belirsiz görüntüler doluyordu. Kendini tren kazasının olduğu istasyonda görüyordu. Ortalık yangın yeriydi. Cayır cayır yanan vagonların arasında hırıltılarla dolaşan gölgeler görüyordu. Henüz bilincini yitirmemiş yaralıların bu gölgeler tarafından sürüklenirken attıkları çığlıklar, canlı canlı parçalanan vücutların kırılan kemik sesleri ve yangının çıtırtıları birbirine karışıyordu. Kaybolan insanların nasıl kaybolduğunu biliyordu ama kimseye söylememişti. O gece, Necmi’nin güttüğü katar o istasyona girmeden önce o istasyon zaten bir mezbahaya dönmüştü. Ne olduğu, nereden geldiği belli olmayan bu yaratıklar istasyonda yaşayan en ufak şey bırakmamışlardı. Necmi istasyondaki katara çarptığında da aslında hiçbir şey olmamış, sadece bu hortlaklara yeni yeni sofralar kurulmuştu.

            Necmi’nin dalıp gittiğini gören Salih Necmi ağabeyini rahatsız etmek istemese de sormadan edemedi.

            “Ağabey! İyi misin?”

            Necmi bir an silkinerek kendine geldi. Zihnindeki o kıyamet sahnesinden sıyrılmış, o ana dönmüştü.

            “İyiyim iyiyim, o geceyi hatırlayınca kötü oldum da…” diyerek geçiştirdi.

            Necmi yıllardır o geceyi kimseye tamamen anlatmamıştı. O olaydan bir yıl kadar sonra geceleri bile uyku uyuyamaz olduğunda bir hocaya danışmaya gitmiş, ona her şeyi anlatmıştı. Hocadan aldığı cevap ise geceleri daha da uykusuz kalmasına sebep olmuş, Kör Necmi’nin makinistliği bile bırakmayı düşünmesine yol açmıştı.

            “O gece kaybolan insanlar var ya…” dedi Salih’e dönerek. Fakat cümlesini bitiremedi.

            “Evet ağabey…” diyen Salih, merakla beklemekteydi.

            “O gece o devrilen, ters dönen vagonların aralarında gezerken hırıldaya hırıldaya dolaşan gölgeler gördüm.” dedi. Salih’in tepkisini merak ediyordu.

            Yüzündeki donuk ifadeden Necmi’nin söylediklerinden hiçbir şey anlamadığı anlaşılan Salih ise o gölgelere bir anlam yüklemeye çalışıyordu.

            “Ne gölgesi ağabey? Anlamadım?”

            “Ebenin hörekesinin gölgesi! Ne gölgesi olacak gördüğümüz şeyi söylüyoruz sana!”

            Necmi sinirden kudurmuştu. Gözü ne Salih’i ne de içinde bulunduğu treni görüyordu. Yıllar sonra ilk defa anlatmaya kalkmış ama şansına anlattığı kişi andavalın teki çıkmıştı!

            “Ağabey, yani yabani hayvan falan mı? Ayı falan?”

            Dişlerinin arasından nefes ala ala sakinleşen Necmi sesini dengelemeye çalışarak cevap verdi.

            “Ben de öyle düşündüm başta ama bunlar iki ayak üzerindeydi. Buldukları cesedi, yaralıyı sürükleye sürükleye götürdüler. Bazılarını orada parçaladılar.”

            “Deme ağabey! Ne diyorsun sen?”

            Artık dönülmez noktada olduğunu anlayan Necmi, kalanını da açık açık anlatmaya karar verdi.

            “O gece asıl felaket kaza değildi. Ben o istasyona girip de kaza yapmadan çok önce o istasyonda bir şeyler olmuş zaten. Daha sonradan parçalanmış cesetler çıktı ortaya. Benim o istasyonda kaza yapmam sadece o olayın üstünü örttü gibi oldu. Ama ben gördüm, o dolaşan, hırıldayan gölgeleri gördüm. İnsanları sürükleyerek karanlığın içinde kaybettiklerini gördüm. Bazı insanları orada parçaladılar. Kırılan kemik seslerini, fışkıran kanın sesini duydum. O kazayı işitip de gelen köylüler vardı ya, işte onlar gelene kadar ateşin yanından kımıldayamadım. Motoru buldum da vagonları gezdim dedim ya, yalan! Sabaha kadar korkudan çenem vura vura üç tane dişimi kırdım ben! Neden bilmiyorum ama ateşin yanına yaklaşan eden olmadı. Ben de hiçbirini açık seçik görmedim zaten. Köylüler geldiğinde hiçbiri kalmamıştı ortada. Ben hala ateşin yanında, ayakta, yüzü gözü donmuş bir şekilde dikiliyordum. Köylüler geldiğinde beni öylece buldular. Zaten ben ne yaşadığımı biliyordum ne öldüğümü. Nice zaman sonra kendime geldim. Kendime geldiğimde bir köylünün evinde yatıyordum. Başımda yaşını başını almış bir ihtiyar Kur’an okuyordu. Kendime geldiğimi görünce kapattı mukaddesi. Tek kelime etmedi bana ama evde hiç görmediğim şeyler vardı. Duvarlarda görmediğim hiç bilmediğim garip garip resimler, okuyamadığım yazılar yazılı kağıtlar, sımsıkı kapalı pencereler, kapının ardında kocaman bir kütükten dayak… Bence o köylüler ne olduğunu biliyordu. Sanki benim gördüğüm şeylerden korunmak istermiş gibi yapılmıştı her şey. İhtiyara ne kadar şey sordumsa da tek cevap alamadım. Neden sonra kapıdaki dayağı kaldırıp usulca yolcu etti beni. Zaten kapıdan çıkınca bir minibüs bekliyordu. Bindiğim gibi şehre hastaneye, oradan da karakola gittik.”

            “Ağabey, doğru değil mi anlattıkların?”

            Salih duyduklarını önce bir tarttı. Ürkmüş gözlerle Necmi ağabeyini izledi.

            Necmi usulca baş sallayarak cevap verdi.

            “Doğru. Her kelimesi doğru.”

            Lokomotifin düdüğüne bir kez daha asıldı. Ortalığı yeniden velveleye vermek içten içe ona güç vermişti. Gecenin kör karanlığında yalnız olmadığını biliyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.