Kim bilir kaçıncı kumdan tepeyi ardımda bıraktım. Ayağımın altından kayan sarı taneciklerden geliyordum, ve daha fazlasını ezecektim. Yürürken bacaklarımın tuttuğu ritmi bozmak için aksak adımlar atıp günlerdir baktığım sıkıcı ve tekrarlayan renklerden oluşan tabloya aykırı fırça darbeleri atıyordum. Çatlamış dudaklarıma bir süredir hiç ihtiyaç duymadığım için şanslıydım. Sesimi unutmuş olabilirim. Nerede olduğumu bilmiyorum. Fakat aynı zamanda ömrümde ilk defa nerede olduğumu merak etmiyorum. Sebepler ve sonuçların arasında kurulan zoraki ilişkilerden oldukça uzak bir yerdeydim, buna eminim. Alabildiğince uzanan sapsarı kumların üzerinde, masmavi gökyüzünün altındaydım.  Gökyüzü mavidir, çünkü öyle olmasını isteriz.

Kavurucu sıcağın bana veda etmesine pek az zaman kalmıştı. Herhangi bir rotam olmadan yürümeye devam ettim. Büründüğüm beyaz kumaşların içerisinde herhangi bir canlının beni tanımasına imkan yoktu. Bir süre daha yürüdüm. Artık ayaklarımı hissetmiyorum, ve aldığım nefes -sıcaktan olsa gerek- ciğerlerime dolmaya çekiniyormuş gibi. Attığım her adımda saatlerdir altında yürüdüğüm güneş bana meydan okurcasına karşıma geçiyordu. Sayısız adım sonra aynı hizaya geldik. Büyüleyici bir tablo… Ufuk çizgisinde kırmızıya çalan turunculuk, gösterişiyle saatlerce bunalttığı sıcağından dolayı özür diliyor gibiydi. İnce uzun bulutlar güneşe jilet kesikleri atıyormuşcasına, onun o muhteşem rengini gökyüzüne bulaştırıyordu. Saatlerdir takdir edebildiğim tek şey olan bu muazzam görüntüyü uzun uzadıya izlemek istedim ama devam etmeliydim. Acelem yoktu. Yine de zamanımın da olmadığını hissediyorum. Ufuktaki bir kum tepesinin ardına saklanmaya hazırlanan güneşe doğru adımlıyordum. Tam o sırada tepenin üstünde hareket eden bir cisim gördüm. Gözlerim beni yanıltıyor da olabilir. Hayır, sahiden uzakta bir silüet görüyorum. Artık bir istikametim olmasına mı yoksa bu bölgede benim dışında hareketlilik olmasına mı sevindim bilmiyorum. Şaşkınlık ve keyif arasında gidip gidip geldim. Bu mutluluğu kutlamak için belimdeki metal mataramdan bir yudum alıp yürümeye devam ettim. Tepe kalabalıklaşmaya başladı. Artık daha fazla karaltı görüyordum. Kendi aralarında bir etkileşim halindelerdi. Onlara oldukça yaklaşmıştım.

Bir şeyler yanlış. Oldukça yanlış. Aramızdaki mesafe ne kadar azalırsa azalsın daha tepedeki insanlar daha seçilir hale gelmiyordu. En fazla kırk adım sonra yanlarında olurdum fakat hâlâ karanlık ve hâlâ… ufaklardı. Vücut hatlarından çıkarabildiğim kadarıyla bu kişiler çocuk değillerdi. Şekillerinden kadın veya erkek olanları ayırt edebiliyordum. Minyon, karanlık, ve kalabalık… Geldiğimi fark etmiş olmalılar ki bazıları olduğu yerde zıpladı, kimisi ise sevinç ile ilişkilendirebilmeyi umut ettiğim sesler çıkardı. Kum, toz girmesin diye ağzıma burnuma doladığım beyaz peçeyi açıp seslendim.

“Hey!”

Sesim kırıldı. Uzun süredir kendisine gerek duymadığım sesim. Basit bir kelimeyi bile çıkaramadığım için kendime acıdım. Ve tekrar;

“Siz-…”

Cümlemi tamamlayamadan biri elimden tuttu. Ürperdim. Soğuk ve karanlık bi kavrayıştı. Elimden tutan insan, bir küçük gölgeydi. Tabii ki buna da alışkın değilim. Beni aralarına kadar götürdü. En uzununun boyu göğsüme kadar gelen bu insanlar birdenbire bana sarıldılar. Ne yapacağımı bilemedim. Kendimi hiç sevgi yumağı olarak görmedim ama ben de onları kucakladım. Her birine dokunduğumda karnımdaki o garip hissiyat, vücuduma yayılan ürperti kat be kat artıyordu. Bir şey var. Bu insanlarla ilgili bir şeyler var. Sanki… Onları tanıyor gibiyim. Bu saçma düşünce beni beynimden vurulmuşa çevirmeye yetti. İnanması güç de olsa, detaylarını, renklerini dahi göremiyor olmama rağmen bu karanlık figürlere aşinaydım.

Nihayet güneş bize bahşettiği son ışığını da alarak ufukta kayboldu ve yerini karanlığa bıraktı. Kafamı yukarıya kaldırıp izlemeye başladım. Gökyüzünde sayısız yıldız vardı. Beyaz boyaya daldırılmış bir fırçayı silkelemişcesine oluşmuş yüzlerce beyaz küçük nokta… Ya da binlerce, milyonlarca. Bilmiyorum. Belki de hayatımda ilk defa noktaların aralarına çizgiler çekmeden uzun uzadıya baktım bir karmaşa tablosuna. Bu bütünün bir parçası olmaya zorlamadım kendimi. Zamanım geldiğinde umuyorum ki onlardan biri olacaktım. Aniden gelen bir soğuk esintinin boynumdan içeri yolunu bulmasıyla irkildim. Kafamı yere tekrar indirdiğimde iki kişinin ortada ateş yakmaya çalıştığını gördüm. Kısa bir süre içinde yerdeki derme çatma yapı tutuştu ve ateşin etrafında bir daire oluşturduk. Hemen sol tarafıma oturmuş olan kadın bir flüt çıkardı. Tanımamamın imkanı yoktu. Yaklaşık iki sene önce bir antika pazarından nişanlıma aynı böyle bir yan flüt almıştım. Hediyesini verdiğimdeki bakışını dün gibi hatırlıyorum. Gözlerinin içi gülmüştü ve aniden boynuma sarılmıştı. Diğerleri de çıkardıkları enstrümanları çalmaya başladılar. Çaldıkları ezgiler çok geçmeden yüzüme bir gülümseme çizdi. Sanki bastıkları her nota kalbime dokunuyor gibi bir ileri bir geri sallanmaya başladım. En sevdiğim şarkıları biliyor, hiç durmadan içime huzur dolduruyorlardı. Bu hissiyat bütün bedenime tatlı bir uyuşukluk gibi yayıldı. Daha iyi duyabileyim diye biçare gözlerimi kapadım. Kendimi bıraktım. Kendimi hiç tutmak istemiyorum. Kendimi bıraktım.

Çok gürültülü bir gıcırtıyla gözlerimi tekrar açtım. Müzik kesilmiş, ateş sönmüştü. Topluluk ayaklanmış hepsi bana doğru dönüktü. Tam ortalarında ise bir at duruyordu. Upuzun yelesi olan bembeyaz bir at. Hepsi benden tek bir şeyi bekliyormuş gibi kıpırdamadan duruyordu. Ayağa kalktım. Peki ya beni uyandıran ses? O neyin nesi? Daha kısık da olsa hala duyuyordum. Kafamı kaldırıp geceye baktım. Ne. Ne? Üç veya dört insan boyu kadar üstümde üç koca yelkeni olan, devasa bir gemi geçiyordu. Dümenine yapılan her müdahale, bu muazzam kalyonun tahtalarından sersemleten bir gıcırtı çıkarıyordu. Bizi geçip gitmeye devam etti. Gökyüzünde yeşil ışık perdelerini aralayıp süzüldü. Ufukta kaybolacağını düşündüğüm kalyon usulca alçalarak kumlara oturdu.

Vedaları oldum olası sevemedim. İnsanlarımın arasında iki adım attım. Beyaz ata yöneldim. Beyaz atıma. Çevik bir hamleyle kendimi eyere yerleştirdim. Durdum. Öylece. Silüetlerin kafaları bana dönüktü ve onlar da duruyorlardı. Gözlerini göremediğim bu gölgelerin bana bu şekilde bakmalarını anlamıyorum ve anlamak istemiyorum. Atın boynunu okşadım, yelesinde elimi gezdirdim. İçimdeki mide bulantısına çalan hafif buruk hissiyat geçsin diye oyalanıyordum. Kaçınılmazı geciktirme çabam da acınasıydı. Peki kaçınılmaz olan nedir? Bu benim cevaplayabileceğim bir soru değil. Altımdaki at aniden hareket etmeye başlayınca dengemi zor toparladım. Ama bunun olması için hiçbir şey yapmadım. Bir yere vurmadım, bir şeyleri çekmedim. Yürümeye başladı. Bu planlanmış bir yolculuk.

Geminin indiği yere çok uzak değildim. Kıç güverte kamarasının ışığını gördüğüm kalyona doğru at sürüyordum. İrili ufaklı kumdan tepeleri aşıp gemiye varacaktım. Geminin gelişine dek hiç görmediğim, ufukta bir boydan bir boya uzanan yeşilimsi ışık perdeleri ahenk içinde dalgalanıyor, bana rehberlik ediyordu. Yaklaştıkça beyaz atım hızlanıyor, kalyon daha da irileşiyor, ben ise bedenimle yardığım soğuk çöl rüzgarından dolayı kaskatı kesiliyordum. Nihayet yolculuğum sona yaklaştı ve geminin yanına kadar vardım. Eyerden kendimi atınca sol ayağım kuma saplandığı için hafifçe sendeledim. Huzursuzluk veren ahşap kokusunun içinde, geminin iskele tarafında sarkıtılmış bir şeytan merdivenine gözümü iliştirdim. Basamakları sıkıca kavrayıp yavaş yavaş güverteye tırmanmaya başladım. Son basamağa gelince durdum. İstemiyorum. Bir basamak daha çıkıp güverteye ayak bastım. Burası aşağıdan çok ama çok daha soğuk. Güverte kalabalıktı. Koca kalyonun farklı yerlerine dağılmış bir sürü insan vardı. Yalnızca bu kafilenin bir öncekinden bir farkı var. Onları görebiliyorum. Renklerini, kıyafetlerini, ifadesiz ve donuk suratlarını tamamıyla görebiliyordum. Aralarında birkaç adım attım. Güvertedeki sükunet ayaklarımın altında kükreyen bir canavarı andıran, kulakları sağır eden bir gıcırtıyla kesildi. Geminin baş tarafına baktığımda çarşaf gibi geceyi iğne gibi delen cıvadranın kalktığına tanıklık ettim. Göğe yükseliyordu. Orta direğin hizasına gelip küpeşteye tutundum. Sıkıca tutunup şöyle bir güverteye baktım. Hemen arkamda tanıdık bir simayla göz göze geldim. Bu adamı tanıyorum. Hatırlıyorum. Hemen yanımdaki yataktaydı ve sürekli onu taburcu etsinler diye ortalığı birbirine katan huysuz bir herifin tekiydi. Gemiden dışarıyı izlemek daha cazip gelirdi benim için. Önüme döndüm. Üç direkli heybetli kalyon gökyüzünde daha da yükselirken yanaklarımda ıslak bir dokunuş hissedip ürperdim. Islak, sıcak, uzunca bir dokunuş. Hemen ardından alnıma düşüp yüzümden aşağı süzülen bir su damlası. Korkuyla elimi yüzümde gezdirdim. Kupkuruydu. Çevremde telaşın seslerini duyuyordum. Hıçkırıklar, bağırış, çağırış, feryat, figan… Baktığım yerdeki irili ufaklı kum tepeleri ani bir hareketle dümdüz oldu. Hissetmiyorum. Belki de yükseldiğim yerde gecenin büyüleyici tablosuna karışır, bir başkasının baktığı yıldızlardan biri olurum. Gökyüzü yıldızlıdır, çünkü öyle olmasını isteriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.