İlyas Efendi de bir taraftan koşarken bir taraftan da kitapta golemle ilgili bir bilgi bulurum umuduyla sayfaları hızla çeviriyordu. Fakat umutsuzca kitabı heybesine koyduğuna bakılırsa tek çare alnındaki yazıyı ne yapıp edip silmekti. Son olarak girdikleri sokak büyükçe bir meydana açılmıştı. Sağlı sollu kumaşlar, bakır güğümler hatta hazır, dikilmiş bir ipek yorgan satan dükkanların arasından bu vaziyette geçtiler. Bir ara ihtiyar Sait dar bir aralıktan geçip diğer sokağa çıkıverdi. Topu topu yarım arşınlık bu aralığa ondan başkasının sığmasının imkânı yok gibi gözüküyordu. Lakin ihtiyar adam nihayet kurtuldum diye sevinirken suratına doğru patlayan duvarlar golemden kurtuluş yok demekteydi. Yere düşen adam başının altında bir boşluk hissedince dönüp oraya baktı bir an. Yüksekçe bir yerde, tabiri yerinde bir uçurumun kenarındaydı. Buradan tek kurtuluşu da Hızır Aleyhisselam’ın gelip kurtarması gibi görünmekteydi.  

Tam o sırada artık can korkusundan mıdır yoksa Hızır Aleyhisselam’ın kulağına fısıldamasından mıdır zihninde beliren fikirle kurtulabileceklerini düşündü. Lakin tam o esnada canavar onu kolundan tutup kaldırmaya başlayınca feryat figan bağırmaya başladı. Koca canavar sanki tavuk kemiği kırar gibi kırıp kopardığı kolu, omzundan oluk oluk kan fışkıran ihtiyara daha fazla işkence edebilmek için bir kenara fırlattığında ancak yetişebilen Mustafa Ağa’yla İlyas Efendi artık işin çok feci boyutlara geldiğini görünce, hiç duraksamadan golemin üzerine atıldılar. Güçlü kuvvetli bir beden sahibi olan Mustafa Ağa nihayet golemin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Daha kolu kopar kopmaz rahmetli olan ihtiyar Molla Sait’in cesedi de gübre çuvalı gibi yere serilmişti. Daha yeni tanışmış olsalar da ihtiyara kanı kaynamış olan Mustafa Ağa, anlık bir öfkeyle kendini golemin üzerine attı. Golemin huysuz homurtuları arasında onu iyice kıyıya kadar yaklaştırmayı başarınca bir an tereddüt etti. Golemi buradan atması demek kendisini de atması demekti. Bu bir anlık duraksamayı fırsat bilen golem mendeburu da rahat durmayıp, Mustafa Ağa’yı üzerinden atınca Mustafa Ağa o hep kullandığı okkalı küfürlerden biriyle birlikte yere düştü. Olanları sadece izlemekle yetinebilen İlyas Efendi, bacaklarının kitlenmesinden hareket edip de yardıma gidemiyordu.  

Tam o anda yerde ihtiyarın kanıyla oluşan birikintiye basan golem ansızın durdu. Taştan bedeni tıpkı sünger gibi emiyordu kanı. Daha ne olup bittiğini anlamadan sanki istemsizce hareket ediyormuş gibi tamamen kıpkızıl olan bacaklar, uçuruma doğru kıpırdanmaya başladı. Anlaşılan ihtiyar işinin yarım kalmasına gücenmiş, yarım kalan işini bitirmek için Azrail’e rüşvet vermişti. Kıpırdaya kıpırdaya kıyıya kadar varan golem son bir kez kafasını kaldırıp Mustafa Ağayla İlyas Efendi’ye baktı. Artık alnına kadar çıkmış olan kan alnındaki yazıyı da bozunca küçük kıyamet sona ermişti. Lakin sorunlar ve sorular bitmediğinden hala çoğu şey belirsizdi. Belli bir zaman yere doğru düşerken havada dağılan golemin ardından bakakaldılar.  

Ortalıktan sıvışmanın en doğru karar olacağına karar veren ikili doğruca bir camiye gidip şükür namazı kıldılar. Onlar namazdayken daha olayın haberleri yeni yeni yayılmaya başlıyordu. Cami cemaati arasında hızla yayılan olay bir anda tüm İstanbul’u sarmıştı. Rivayet edilenlere bakılırsa, iki babayiğit akşama kadar kovaladıkları o taştan melunu parça pinçik etmişler, bu yetmeyince ıslatıp da dövelim diyerekten ıslatınca çamur oluveren canavarı yardan aşağı atıvermişlerdi. 

Bütün başına gelenlerin bu kadar kısaca ve yalan yanlış anlatılmasına içerleyen Mustafa Ağa ağzını açacak oldu. Lakin başına alacağı bela daha ağır basmış olacak ki susmaya devam etti. Namazdan çıkınca sırf meraktan, biraz da hala maceraperestliğe doymadıklarından dolayı bu melunun ilk çıktığı yere, yani o kıblesi meşhur kulübeye doğru ilerlemeye başladılar. Hem böylelikle belki tüm yaşadıklarına bir cevap bulabilirler belki de daha fena bir belanın içine düşebilirlerdi. Tamamen kör talihlerine kalmış olan bu duruma güvene güvene sokağın başına geldiklerinde hala etrafta yatan onlarca cesedi görünce içleri cız etti. Bir melun kaç kişinin canına mal olmuştu. Artık Mustafa Ağa’nın beş kuruştan üçü uçmuş aklının yerinde bir borç senedi olduğundandır, hiç etrafına bakınmadan dosdoğru kulübeye doğru ilerledi. İlyas Efendi arkasından seğirte seğirte gelip yakalamasa alimallah pat diye girecekti içeriye.  

İlyas Efendi onu tutunca “Ne oldu?” diye bakan gözlerle cevap veren Mustafa Ağa, en sonunda durumun kontrolünü arkadaşına vermeye ikna oldu. Tam kulübenin önünde, önceden o mübarek kapısının olduğu, şimdi ise iki adam boyundaki o boşluğa bakar vaziyette dikilmekteydiler. İçerisi genişçe, dayalı döşeli bir yerdi. Nice zaman sonra seçebildikleri, yerde yatan cesedi görünce direk olarak içeri girdiler. Ortalık leş kokuyordu. Kapının ağzında duran İlyas Efendi’nin hemen sağında genişçe bir çalışma masası olarak kullanılan üzeri düzlenmiş irice bir kütük vardı. Üzerinde aynı ellerindeki kitap gibi İbranice yazılmış kağıtlar, müsveddeler doluydu. Kütüğün tam karşısında kalan duvarda ise daha önceden zincirlerin çivilendiği belli olan, bilek kalınlığındaki boşluklar ve duvarın hemen dibindeki öbek öbek zincirler, golemin önceki hayatı hakkında az çok bilgi verir nitelikteydi. Görünen o ki; Golem’in babası yerdeki adamdı.  

Mustafa Ağa mevtanın yanına eğilip de sırtüstü çevirince gözlerine inanamadılar. Yerde yatan adam goleme kurban olan Molla Sait’e o kadar benziyordu ki, ilk önce o sandılar. Lakin daha sonra bu adamın daha genç olmasından ve Molla Sait’ten daha uzun olmasından dolayı oğlu olduğuna hükmettiler. Mevtayı gömmeleri gerekiyordu, lakin gömecek ne zerzevat ne de cemaat vardı. Gömmekten vazgeçip kulübeden az ilerideki çalılığa atıverdiler.  

Gittikçe daha da karmaşıklaşan durumu çözebilmek için neyi gördüyse okumaya başlayan İlyas Efendi birkaç saat sonra ancak idrak edebildiği olayı oracıkta kâğıda dökmeye başladı.  

Nice zaman sonra halk arasında efsaneleşen, İlyas Efendi’nin oracıkta yazıverdiği olaya göre; Yahudi asıllı bir ailenin üç kuşaktan birer bireyinin karıştığı bir facia yaşanmıştı. Yahudilik inancında var olan bu golem denilen yaratık, aslen Âdem peygamberin içine ruh üflenmeden önceki haliydi. İlk golem olan Âdem peygamberden türeyen insanoğlu, daha doğrusu Yahudiler rahat durmamış, inançlarının derin karanlıklarından çekip çıkarttıkları bu habis ilimleri işleme koymuşlardı. Söylenen şudur ki, Assaf isimli bir çömlekçi bir gün evinin kilerinde bir sandık bulur ve açar. Sandıktan çıkan kitapların arasında ilgisini çeken, dedesinin adını taşıyan bir el yazması bulur. Kitabı açıp okuduğunda içine düşen ilk kıvılcımla kitabı tez zamanda bitirir. Lakin bulduğu kitaptan da öğrendiği bilgilerden de kimseye bahsetmemiştir. Hatta bulunur endişesiyle bir gün kapıdan geçen bir eskiciye satmıştır kitabı. Gün geldiğinde artık öğrendiklerini kullanmaya, kendine bir hizmetkar-köle yapmaya karar verir. Nice uğraşından sonra, mesleğinin de elverdiği yeteneğiyle çamurdan yapıp kuruttuğu bir beden yapmıştır. Kitapta yazana göre bedenin alnına yazacağı bir kelime onu canlandıracak, emrine amade bir köle yapacaktır. Ne olur ne olmaz diye duvara çivilediği cansız bedeni zincirlerle daha da sağlamlaştırır. Ve sonunu hazırlayacak o yazıyı yazar. Yazının kanla yazılması gerektiğinden kendi kanını kullanmıştır. Lakin işler beklendiği gibi gitmez ve efendisine itaat edeceğine deliren golem zincirleri kopartarak efendisini oracıkta öldürüverir. Doğduğu yerden yani o kulübeden dışarı çıktığında karşısına çıkan üç adam da onun sonu olacaklardır. Bu adamlardan biri kendi yaratıcısının babası olan, Molla Sait diye bilinen, asıl adı da İtzhak olan yaşlıca bir adamdır. Dışarı çıktıktan sonra iki düzine yeniçeri ve bir o kadar da sivil öldürdüğü rivayet edilir.  

Nihayetinde, golemi öldüren de mecazi de olsa dedesi olmuştur. Kendi kanıyla boğduğu -belki de sırf kendi kanından olduğundan boğabildi- golemi, kendi kanından birisi yapmıştır. Ve tüm bunların yaşanmasına sebep olan da kendi öz babasıdır. Ve yine rivayetlere göre o iki babayiğiti de o günden sonra gören olmamış, kimilerine göre golemin kurbanı olmuşlar, kimilerine göre kendi canlarına kıymışlar, kimilerine göre de akıllarını kaybedip tımarhaneye düşmüşlerdir. Hakkaten de o sıralar Bakırköy’deki tımarhanede bu hikâyeyi döndürüp duran iki deli vardır… 

Mehmet Ali Kaba

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.