Yıllar süren eğitimimin sonunda küçücük bir Anadolu köyüne atandım. Daha önce hiç görülmemiş sıcakların görüldüğü, sıcaklık rekorlarının kırıldığı  Ağustos ayında atandığım köy olan Küçükteflek’e doğru yola çıktım. İlçeden köye ulaşmak için bindiğim takside, okuduğum ilçe gazetesinde bir haber dikkatimi çekmişti. Önceki gün Küçükteflek’in komşu köyü olan Çepni’de, yaşlı bir adamın öğle vakti evine gitmeye çalışırken bir çeşme başında yığılıp kalarak hayatını kaybettiği yazıyordu. Haberde belirtilene göre kalp hastalığı olan ihtiyarın yüreği dayanamamıştı böyle bir sıcağa.

Eve ulaşıp eşyalarımı içeriye yığdıktan sonra direkt olarak köy kahvesine gitmeye niyetlendim. Hem soğuk bir şeyler içer; ferahlar hem de köy ahalisiyle az çok tanışmış olurum diye düşünüyordum. Planladığım gibi eşyaları bırakır bırakmaz kahveye doğru yollandım. Fakat kahveye ulaşmak nasip olmadı. Evlerin gölgelerine saklanarak köy meydanı olduğunu düşündüğüm yere doğru gitmeye çalışırken karşımdan dev gibi bir adamın  koca koca adımlarıyla, koşarcasına bana doğru geldiğini gördüm. “Sen yeni hocasın de mi?” dedi. Köyün yeni öğretmeni olduğumu öğrenince, hiç ummadığım bir sevgi gösterisiyle iki yanağımdan öptü, en az iki üç kere “Hoş geldin hoca bey” diyerek beni selamladı. Daha sonra isminin Hasan olduğunu, ellerimden öpen iki çocuğu olduğunu falan söyleyerek bana hiç konuşma fırsatı vermeden kendini tanıttı. Lafı biter bitmez “Güneşin altında kalmayalım hoca buyur benim bahçede bir gölgede oturalım müsaitsen” diye beni bahçesine davet etti. Kahveye gitmeyi planladığımı söyleyince “Bu saatte kimsecikler olmaz ki hocam kahvede!” diyerek beni bahçeye gitmeye ikna etti. İkimiz de kan ter içinde vardığımız bahçede devasa bir söğüt ağacının altına birer çuval bozuntusu çekip oturduk. Daha ben yerime yerleşmeye çalışırken Hasan Abi çuvalını düzeltmiş, sırtını ağaca ve konuşmaya başlamıştı bile;

“Bu sıcaklar mahvetti bizi hoca. Gündüz vakti iş göremez oldu millet. Hasat zamanı geldi amma gündüz vakti çalışmanın mümkünatı yok. Sabahtan öğleye kadar çalıştın çalıştın yoksa vallahi öldürür ha bu sıcak adamı” dedi.

Aklıma sabah gazetede gördüğüm haber geldi. “Sahiden öldürmüş ya geçen gün, tanır mıydın rahmetliyi?” diye sordum Hasan Abi’ye.

Hasan Abi’nin kaşları çatıldı, gözleri neyi kastettiğimi anlamaz bir hale büründü.

“Gazetede gördüm gelirken. İki gün önce yan köyde, sıcaktan bir adamın sokak ortasında vefat ettiği yazıyordu” dedim. Neyi kastettiğimi anlayınca suratındaki o acayip ifade yerini mağrur bir ifadeye bıraktı.

“Haa onu mu diyorsun. O işin aslı öyle değil hoca bakma sen gazeteye. Ben sana anlatıvereyim o işin gerçeğini” dedi.

“Nasıl öyle değil yahu?” diye sordum.

“Gazeteye ne bakıyorsun hoca, kaç kere doğru söylediği görülmüş onların. Vaktin varsa anlatayım uzunca bir hikâyedir bu” dedi.

Şu zavallı yaşlı adamın ölümünün asıl sebebinin başka bir şey olduğunu iddia eden Hasan Abi’nin ne anlatacağını oldukça merak ettim. Zaten yapacak hiç bir şeyim de yoktu kimseyi tanımadığım bu köyde. “Vaktim bol Hasan Abi. Merak ettim şu işin aslını. Zahmet olmazsa anlat da dinleyeyim” dedim. Bahçenin aşağısına doğru şöyle uzun uzun baktı, dört bir yanı gözleriyle kolaçan etti, sonra anlatmaya başladı.

 “Deli Mustafa Emmi var bizim köyde. Köyün hemen şu yukarısında oturur. Yıllar önce evli barklı, çoluklu çocuklu bir adamken durduk yere bir sabah karısına ben gidiyorum deyip çıkmış evden. Aha şu dağlar var ya köyün ardındaki. Heh işte o dağlara doğru dönmüş başlamış yürümeye. Yürürken bunu köyün içinde yolda görenler olmuş. Dalmış gitmiş; gözleri boş boş bakar, sesleneni, selam vereni duymadan yürüyormuş bizim Mustafa Emmi. Daha deli denmezdi tabii o zaman Mustafa Emmi’ye” diye cümlesini bitirdiği sırada söğüt ağacının öte yanındaki duvarın ardından çıtırtılar duyuldu. Hasan Abi bu sesi duyunca kulak kesildi. Fıldır fıldır dönen gözlerle duvarın arkasını bir süre süzdü. Sonra sakince bana dönüp anlatmaya devam etti. “Neyse işte herif dalmış gitmiş, çıkmış dağlara. Bu dağlar da pek verimsiz, kurak dağlar. Yörüğün davarı, ufacık kursağını dolduracak ot bile bulamaz. Haydi davardan geçtik, kuş olsa acından ölür bu verimsiz dağlarda. Kimse anlamamış bu yüzden Mustafa Emmi’nin dağa çıkışını. Yazın sıcağında hele, adam ölür kalır o kel tepelerin üstünde güneşin alnında yürümeye çalışsa. Bazıları bu uzanıp giden dağların üç doruğunun her birinde birer mağara olduğunu, bunların içinde taa önceden buralarda yaşamış, buralara hükmetmiş krallarının hazinelerinin saklı olduğunu söyler. Gerçi aslı yoktur bunun, buralı olan herkes bilir bunu. Ama buralara yabancı gençler ara sıra köye gelip kazma kürekle bu dağlara gider; fakat hiç kimse mağara, hazine falan bulamamıştır bu dağlarda. Yani anlayacağın hoca, mağara aramaya da gitmiş olamaz Mustafa Emmi. O da buranın yerlisi olduğundan bunun safsata  olduğunu bilir. Neyse böyle gitmiş işte Mustafa Emmi. Haftalar, aylar hatta yıllar geçmiş. Mustafa Emmi’nin eşi Fatma Ana mahvolmuş, harap olmuş yıllarca ağlamaktan. Çocukları…” derken aynı duvarın arkasından bu sefer konuşma sesleri duyuldu. Hasan Abi birden kesti anlatmayı. Bana da parmağını dudaklarına götürerek sus işareti yaptı. İki adam konuşarak geçtiler duvarın öte yanından. Uzaklaştıklarını, evin öteki tarafına doğru geçtiklerini görünce Hasan Abi tekrar bana doğru döndü. Az önce sus işareti yaparken yüzünde olan tedirgin ifade, herifler uzaklaşınca hemen kaybolmuştu. Şimdi tamamen mimiksiz, oldukça sakin bir ifadeyle bakıyordu bana.

“Abi hayırdır niye durdun birdenbire?” dedim; fakat beni hiç duymamış gibiydi. Acelesi varmışçasına anlatmaya devam etti. “Çoluğu çocuğu hep büyümüş; biri lise okumaya ilçeye gitmiş, öteki de ortaokula başlamıştı Mustafa Emmi geri geldiğinde. Gelmişti; ama gelmez olaydı. Görenlerin, duyanların anlattığına göre Mustafa Emmi aynı gittiğinde olduğu gibi dalmış gözleriyle bomboş bakarak, köyün içinden evine doğru yürümüş. Saçı sakalı birbirine karışmış; bir deri bir kemik kalmış, kirden kapkara olmuş. Uyurken görsen öldü sanırmışsın hoca, öyle zayıflamış adam. Kuş bile ölür acından. Bu halde yine kimseyi işitmez, görmez varmış evine. Köylüden birkaç meraklı kişi Mustafa Emmi’nin evinin camının altına gizlenmişler. Mustafa Emmi eve varınca Fatma Ana’yla konuşmaya başlamış. Bu camın önünde bekleyenler ne dediğini anlayamamışlar ya, anca konuştuğunu anlayabilmişler. Mustafa Emmi hızlı hızlı, bağıra bağıra bir şeyler anlatmış Fatma Ana’ya.  Kadıncağız bir çığlık tutturmuş, kapının önüne atmış kendini. Aynı Mustafa Emmi’nin gidişi gibi kapatmış ağzını, dalıp gitmiş, yürümeye başlamış; ama dağların tersine, ilçeye doğru. Dediklerine göre köyün okulundan çocuğunu almış, ilçeye bacısının yanına varmış. Fatma Ana çocuğunu bacısına teslim ettiği anda yere yığılıp kalmış. Canını verivermiş oracıkta kadıncağız. Dediklerine göre Mustafa Emmi sebep olmuş buna. Kimi Mustafa Emmi’nin dağlarda büyü öğrendiğini söyler kimi delirdiğini söyler kimi de onun ermiş bir kişi olarak döndüğünü; ermiş kişinin konuştuklarının bizim gibi normal insanları öldürebileceğini, Fatma Ana’nın da bu ermişin sözlerine dayanamadığından öldüğünü söyler., Bazısı da Mustafa Emmi’nin deliliğinden korkan Fatma Ana’nın cılız yüreğinin dayanamadığını söyler. Çocuğunu kurtarana kadar dayanmış; ama ana yüreği nihayetinde. Dediklerine göre Mustafa Emmi bir daha evinden çıkmaz olmuş o zamandan beri. Evine de kimse girememiş Fatma Ana gibi ölüvermekten korktuklarından. Neyse işte, o gazetede sıcaktan ölmüş dedikleri ihtiyar da onulmaz bir hastalığa tutulmuş. Her yolu denemiş doktorlar, aktarlar gezmiş derdine derman bulamamış. Sonunda bu ihtiyarın bir köylüsü ona bizim Deli Mustafa Emmi’yi ermiş bir Allah dostu diyerek anlatmış. Zavallıcık da hastalığına dayanamadığından düşmüş bu sözün peşine, Mustafa Emmi’nin evine varmış. Eve girmiş ya…” derken bahçenin üst tarafından, bizim arkamızdan “Selamın Aleyküm ağalar” diye bir adam sesi duyuldu. Gelen oldukça cılız, bir deri bir kemik kalmış, kara kuru bir adamdı. “Aleyküm selam” diyerek cevapladım.  Ben cevapladım fakat Hasan Abi bu selamı duyduğu anda kesti hikâyeyi anlatmayı, selamı da almadı, ses de çıkarmadı.

Zangır zangır titremeye başladı Hasan Abi. Kara kuru adam geldi elini uzattı “Ben Muhtar Mustafa, Deli Mustafa da derler. Sen yeni öğretmensin değil mi?” dedi. “Evet, evet benim. İki-üç saat ya oldu ya olmadı daha köye geleli. Kahveye gidip ahaliyle tanışacaktım ya sıcaktan bayılacak gibi oldum. Hasan Abi sağ olsun buraya, bahçesine davet etti beni” dedim. “Koca köyden ilk bizim meczupla tanıştın demek ha. Ne anlattı bizim meczup oğlan sana? Yine şu deli hikayesi mi yoksa?” dedi Muhtar gülerek. Hasan Abi birden kendine geldi, titremesi kesildi. Oldukça kısık, zar zor işitilen bir sesle “Anlatmadım” dedi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir