Oluklardan damlayan su kapının eşiğini bataklığa çevirmişti. Etrafta belli belirsiz yağmurun tıpırtısı hala duyuluyordu. Dolunayın yardımıyla ağaçların çıplak dalları seçiliyordu. Uzakta evler vardı, belli aralıklarla birer yıldız gibi sapsarı yanan lambalardan anlaşılıyordu bu. Yoksa dolunay da olsa karanlıkta görünen tek şey ormanın kasvetiydi. Gözümü dolunaydan alamadım. Evden çıktığımdan beri tarif edemediğim bir büyüye kapılmıştım. Öyle ki, kendimi yüzyıllar öncesinden kopup gelmiş bir feryadın son notası gibi hissediyordum. Adım atar ve bu büyüyü bozarsam sonsuza kadar yok olacak, bu gri pusta yitip gidecektim. Ömürleri boyunca kendilerini arayıp duran filozoflara bu dolunayı, ama tam olarak bu manzaradan, göstermek isterdim. Bir yanımda Arthur, öte yanımda da Attila var gibiydi. Bu cesur halimin bana o gün faydası olacaktı.

Orta çağı arkamda bırakıp adım attım. Yağmurluğun cebinden anahtarı çıkarıp arabanın bagajını açtım. Buraya gelirken hazır ettiğim kazma ve küreği alıp kapattım. Dolunay hala gözümü alıyordu. Arabaya yaslandım, yine yağmurluğun cebinden yarı yarıya ezilmiş bir Samsun paketi çıkardım. Orta çağın kokusu sinmişti üzerime. Büyüyü kaldırmak için bir adım yeterli olmamış, yine de ufak bir gedik açılmış. İçinden bambaşka, hiç tanımadığım bir koku sızmaya başlamış. Yaktığım sigaranın kokusuna karıştırıp görmezden gelmeye çalıştım. Bir yerlerden duyduğum bir söz aklıma geldi.

Dolunaydan zehirden sakınır gibi sakınacaksın.

Bu dolunay neden bu kadar zararlıdır? Bir Yörük’ten dinlediğime göre, bir çobanmış tüm bunların müsebbibi. Yine de bu hikâye beni tatmin etmedi hiçbir zaman. Kuru kara bir çoban, kepeneğin altında ne cürüm işlemiş olabilir ki dedim. Kavalından ne çıkmış da dolunayın puslu rengi bir zehirli gaz olmuş?

İşin aslı Yörük hikâyeye devam edince ortaya çıkmıştı. Bir kadından bahsetmişti. Her gece bir gölde yıkanır, oradan da gökteki tahtına kurulmaya gidermiş. Çoban o dağların kurdu, kadın o gölün ceylanı. Elbet bu işin sonu sevdayla bitmiş. Lakin dediğim gibi, biri yeryüzünde bir çulsuz çobanken diğeri göklerde gümüş tahtlar sahibi. Velhasıl bu işin sonunda çoban sonsuz bir uykuyu seçmiş. Böylece sevgilisi her gece onun başucunda olacakmış.

Tabi bu herkesin bildiği kadarı. Bir kedi, ufacık kapkara bir kedi sebep olmuştu dolunayın uğursuz lanetine. Her gece Selene’nin gölün gümüş sularında yıkandığını gören kazan karası bir kedi, umut etmişti. Acaba karalığımdan kurtulabilir miyim diye geçirmişti içinden. Atmış kendini göle. Kedi çıkamamış gölden, son bağırışında bir lanet okudu Selene’ye. Göl karardı, gece daha da karardı. Selene artık, ayda sadece birkaç gün ayın aydınlığında inebilir oldu yeryüzüne. Kalan günleri gücünü toplamakla, sevgilisiyle bir sonraki buluşmasını sabırsızlıkla beklemekle geçiyordu. Fakat o kediye, o kıskanç ve melun kediye olan öfkesi hiçbir zaman dinmemişti. Bir daha kimsenin ona böyle bir kötülük yapmasına izin vermeyeceğine dair ant içti. Sevgilisinin yanına gelebildiği kısacık zamanda, dolunayın şavkı büyülenecek ve bu büyüye kapılan her canlı, gecenin karanlığında yitip gidecekti. Öte yandan kara kedinin ahı da silinmedi yeryüzünden. Ay ışığının erişemediği her yerde bu beddua bir fısıltı gibi yayılmaya devam etti. Selene’nin huzurunu bozmak, onu sevdiğinden ayırmak için sürekli fısıldar oldu. Bunların hepsini biliyorum. Gördüm, o çobanım ben. Yüzyıllar önce Zeus’un bana bahşettiği sonsuz uykudan uyandırıldım. Bir şans daha verdiğini söylemişti bana. Ne kadar sürerse sürsün, Selene’ye tekrar kavuşmak için her şeyi yapacaktım. Önce yıllarca ozanlık yaptım, sonra tüccarlık. Yetmedi savaştan savaşa koşan bir lejyoner oldum. Kimi zaman kütüphanelerde uyudum. Tüm dünyayı yedi kere karış karış gezdim.

Bu gece, elimde bir kazma ve bir kürek ile artık yapmam gereken asıl şeyin ne olduğunu anladım. İçinde küçük bir kuzine, bir yatak ve üç beş lazım mobilyadan başka bir şey olmayan bu evde, yapacağım uzun yolculuğa daha doğrusu son yolculuğuma hazırlanıyordum.

2017’nin son haftalarında televizyon kanallarına bir haber düşmüştü. Bomba etkisi yaratmıştı gerçekten. Bafa Gölü’nün yakınındaki bir köyde ucu bucağı belirlenememiş bir mağara bulunmuştu. Daha doğrusu yeraltına inen bir dehlizin ağzıydı bu. İçine girip de geri dönemeyen tam üç kişi, iki hafta aranmalarına rağmen bulunamamıştı. Sonra umutlar söndü, çalışmalar durdu ve herkes -köy halkı hariç- o dehlizi unuttu. Kaybolanların akıbeti sorgulanmaz oldu.

Bunu yolculuklarımdan birinde duydum bir avuç kalabalıktan. Önce kulak kabartır gibi yaptım, sonra da muhabbetin orta yerine bağdaş kurup oturdum. Benim bilgimi ve ilgimi görenler de beni hiç yadırgamadılar. O günün akşamına oradan yola çıktım. Umurumda olan o dehlizden ne çıkacağı değil, nereye çıkacağıydı. Yörük’ün anlattığı efsanenin sonrasını başka bir zaman başka bir yerde öğrendim. Söylenene göre o melun kara kedi, gölün dibinde bulduğu bir tünel sayesinde kurtulmuş fakat bu dünyaya da dönememiş. Kara kedinin Selene’ye okuduğu lanet Zeus’u kızdırmış. İnsan bile olmayan bir varlığın böylesine kibirli davranışı affedilmemiş, kedi sürgüne gönderilmiş. Eğer tahminlerim doğruysa da kedinin gittiği yer pek çoğumuzun ölümüne merak ettiği o gizemli dünya. Eğer doğruysa, kara kedi yaşıyorsa, Selene’yi bulabilirdim.

Sırtımda kazma ve kürekle yürümeye başladım. On beş dakika yürüdükten sonra dehlizin ağzına geldim. Genişçe bir obruğun duvarındaydı. Taştan oyulmuştu ve içinden sızan karanlık, bir meleğin bile içini karartabilirdi. Kendimi sağlama ala ala indim aşağıya. Dehlizin ağzına geldiğimde de hiç duraksamadım. Kendimi kaderimin ellerine bıraktım.

Oldukça eğimli bir zemindi fakat zemin düz değildi. Merdiven basamaklarına benzeyen çıkıntılar yürümemi bir hayli kolaylaştırıyordu. Kafama bağladığım fenerin ışığı önümü yeterince aydınlatıyordu. Bir labirentin içinde gibiydim. Sağa sonra da sola dönüyordum. Düz gidiyordum sonra geri geliyordum. Her seferinde aynı yere, genişçe, tavanı kubbemsi bir odaya çıkıyordu yolum. En sonunda daha önce girmediğim o yolu fark ettim. Ayağımın altındaki zemin ben adım attıkça bir davul gibi yankılanıyordu. Zeminin altı ya boştu ya da çok büyük bir su kütlesi vardı. Emin olamadım ama başka çarem de yoktu. Kazmayı vurdum. Önce ufak bir çatlak, hemen ardından da pis, sapsarı bir gaz peyda oldu. Geri çekildim. Telaşla dehlizin girişini bulmaya çalıştım. Fenerim söndü.

Ayaklarıma bir şeyin dokunduğunu hissettim. Kör karanlıkta ne olduğunu bilemediğim şeye dokunmaya kalkacak kadar cesur değilmişim. Öylece beklemeye başladım. Bir süre sonra ayaklarıma dokunan şey daha da yukarı çıkmaya başladı. Zeminin suyla dolduğunu idrak etmem epey vakit aldı. Su dizlerime kadar gelmişti. Anlaşılan orada ölecektim.

Zaten istediğim de oydu. Ölmek ve yeniden o kara kedinin Selene’ye lanetini okuduktan sonra gittiği yerde dirilmek. Eğer böyle olursa, daha da derine gidebilirdim. En derine, kimilerinin ergimiş metaller okyanusundan başka bir şey yok dediği yerin dibine.

Ben Amiral Richard Byrd. 1947 Şubat’ında yaptığım yolculukta bir kadına âşık oldum, Selene’ye. Ne gariptir bana sevdiğimi bahşedecek olan tanrıçanın adı da Selene. Kaç yaşında olduğumu unutalı epey oldu. Sevgilime, bu hayatı ve macerayı bana bahşeden tek canlıya dönüşüm tam yetmiş sene beklememi gerektirdi. O vakit, Kuzey Kutbu’ndan yer altı medeniyetine açılan bir kapı vardı. Fakat yeryüzü medeniyetinin gelişen teknolojisinden sakınmak isteyen Üstat, o kapıyı kapattırdı ve ben burada kaldım. Yıllarca biz iz peşinde koştum. Nihayet buldum.

Artık belime kadar gelen suyun içinde adım atmaya başladım. Suyun çıktığı yeri bulduğumda ayaklarımla yere vurmaya başladım. Üçüncü vuruşumdan sonra zemin çöktü ve ben hacmini bilmediğim bir su kütlesinin içinde batmaya başladım. Ayaklarım zemine değdiğinde tıpkı o zamanki gibi bir his içimi kapladı.

Artık bu dünyaya ait değildim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir