Her köşesini, ezbere bildiği o yollarda kaybolmuştu.

Genç kadının yürüdüğü yol, gözlerinin önünden film şeridi gibi akıp geçerken, onu sıkan boğucu hava kadar nemliydi o badem gözleri. Havadaki nem henüz yağmura dönüşüp yeryüzünü şenlendirmemiş olsa da, genç kadının gözleri çoktan yağmur tanelerini yağdırmıştı beyaz tenine. Bu yağmurun kadını rahatlattığı söylenemezdi. Vücudunu yalayıp geçen meltem, çelimsiz bedenini sardığı vakit farkında varmıştı ağladığının. Hâlbuki ne kadar çok istemişti, patikayı saran serin meltemin, bedenini de sarıp sarmalamasını. Acı veriyordu, içinde her geçen saniye büyüyen yarım kalmışlık, tüm bedenini, tüm benliğini, düşüncelerini, her şeyini ele geçiriyordu. Aciz kalbinin kaldırabileceğinden daha büyüktü bu his. Sertleşen rüzgâr kısa saçlarını okşayarak geçerken adımları, bilincine ihanet eden adımları, gözyaşlarıyla yarışırcasına hızlanmaya devam ediyordu. Gözlerinden akan her damla, yarım kalmışlığının haykırışıydı.

Adımları kısa sürede o kadar hızlanmıştı ki farkında olmadan koşmaya başlamıştı. Durmak istemediği belliydi. Bu koşma, öylesine bir koşuş değildi. Bir şeylerden kaçıyordu, nereye gittiğini ya da ne yapacağını bilmeden kaçıyordu. Ama ne kadar hızlı koşarsa, hislerinden de o kadar çok kaçabileceğine inanıyordu. Bu inanç, adımlarının daha da hızlandırıyordu, vücudunun çelimsizliğini, artık kaslarının acıyarak bağırmalarını hiçe sayarak. Yoğundu, içindeki kaçma hissinden daha yoğun olan sevgisi, içten içe kemiriyordu tüm benliğini. Benliği yitip gitmeye yüz tutmuşken, yarım kalmışlığının nasıl tamamlayacağını biliyordu.

Oydu tüm acıyı sona erdirecek kişi. Kadın ne kadar yorulmuş olsa da karşısındaki bedene büyük bir sevgiyle bakıyordu, tüm çöküşünü bir geride bırakarak. Ama genç adam bunun farkında bile değildi. Boynunda taşıdığı kolyenin sahibini bekliyordu, belki de hâlâ eski anılarını özlüyordu derinlerde bir yerde. Arkasında ona aşkla bakan gözlerin farkında değildi. Farkında olmayı da istemiyordu pek, perde inmiş gibiydi gözlerine. Karanlık gecenin ardından perdeleri açıp içine güneş ışığının girmesine izin vermiyordu.

Kadın boğazına yerleşen sert yumruyu bastırabilmek adına kaçıncı defa yutkunduğunu sayamamıştı. Koşmaktan acıyan kasları, çelimsiz vücudunu ele geçiren keskin bir sızı canını acıtıyordu. Bacakları dayanamayacak gibi oldu, kıza ihanet etmeyi bırakıp durmuştu sonunda. Durması o kadar sert ve ani olmuştu ki kız bile şaşırmıştı. Yere kapaklana bedeni çimlerin üzerine düşse de toprağın üzerindeki minik çakıl taşları, bacaklarında çizikler bırakmıştı. Aklından geçmesi gereken ben neredeyim?, ne yapıyorum? sorularının yerinde, beyninde dönüp dolaşan tek şey, bedenini, ruhunu sonsuzluğa bırakmak istemesiydi. Tam olarak şu saniyelerde ve kaybolduğu bu yerde düşündüğü tek şey buydu. Daha cazip geliyordu ona, her şeyi bir kenara bırakmak, özellikle de karşısında duran silueti bir kenara bırakıp kaçıp gitmek, sonsuzluğun içinde kaybolmak…

Aldığı her nefeste yabancılaşan kokusu papatya kokusu, ciğerlerine dolan her hava zerresi düzinelerce iğne olup batıyordu ciğerlerine. Bedeni, yağan yağmurdan dolayı ıslanan çimlerin, toprağın arasında kayboluyordu. Yüzüstü düştüğü toprağın üzerinde dönüp, yüzünü gökyüzüne doğru çevirmiş, titreyen elleriyle yüzüne yapışan siyah saçlarını geriye atmıştı. Yaşlardan dolayı bulanıklaşan görüşü bir süre sonra yarım yamalak netleşmeye başlarken, göz bebeklerini karşılayan mavi gökyüzü, o sonsuz mavi, içinde bitmek bilmeyen şeylerin başlangıcı olmuştu. Islak bedenini çimlerden ayırırken gözleri etrafta dolaşmıştı. Neredeydi? Çekmekten kızarmış burnunu kolunun tersiyle silerken ne kadar pasaklı yahut pis göründüğü umurunda değildi. Kulak memesinden birkaç parmak aşağıya kadar inen siyah perçemli saçları dağılmıştı. Sürülmek için epey uğraşılmış rimeli ve göz kalemi de saçlarına eşlik ediyordu. Yağmur yüzünden ıslanıp vücuduna yapışmış kıyafetlerinin üzerinde yer yer sıyrıklar, sıyrıkların arasından kızarmış teni seçiliyordu. Gerçekten berbat bir hâlde görünüyordu. Yabancılaşan patika yolda küçük adımlarla ilerlemeye başlamıştı. Bu düşüşten bacakları nasibini almış gibiydi, titrek adımlarının ardından badem gözlerini karşıya çevirmişti. Yutkundu. Etrafını idrak edebilmek için fıldır fıldır dönen gözleri, birkaç metre ileride gördüğü siluete odaklanmıştı. Etraf, bu patika, ağaçlar her ne kadar kendisine yabancı gelse de karşıda gördüğü bedeni tanımayacak kadar bilincini yitirmemişti. Yalnız olduğunu düşündüğü bu taşlı patikada, yalnız değildi. Gözlerinin odaklandığı bedeni tanıyordu, yüzünü görememiş olsa da.

Rüya olamayacak kadar gerçek,
Gerçek olamayacak kadar da rüyaydı.

Gördüğü beden kanını dondurmuştu. Tüm zerresine iletiliyordu acı, önce beyninde bir elektriklenme hissetmişti, o hissin verdiği tatlı acı aşağılara doğru iniyordu damarlarından. Vücudunun her yeri içeriden titriyordu. İlerleyen acı, dayanılmaz bir hâl alsa da ona değişik bir haz veriyordu. Gördüğü şey gerçek miydi yoksa rüyanın içine sıkışıp mı kalmıştı seçemiyordu. Hisleri gerçekti, damarlarında dolaşan acı gerçekti, ama bu acının nedeni güzel bir rüya gibiydi. Sadece ona odaklanmıştı, onun orada, karşısında durmasını düşünüyordu sadece. Yorgun bir umutsuzlukla bakıyordu gözleri. Ne kadar da tanıdık gelmişti bu bakış. Umutsuzluk…

En az onlar kadar sessiz ve incecik yağan sonbahar yağmuru anlatıyordu aslında hikâyelerini. Onun kulağına fısıldıyordu usulca. Esen rüzgâr, tüm ürkütücülüğüyle ele geçirdiği bu iki bedene hissettiriyordu bu umutsuz hikâyeyi. Islanmışlardı, birbirine bakan iki hüzünlü göz, ıslanıvermişti bu ince yağmurun altında. Belki gökyüzünün yaşlarıydı onları ıslatan, belki de gözlerinden akanlardı. Tenlerine değen her bir damla, hüzünlü bir iz bırakıyordu arkasında. Kızın eli, sanki arada olan metrelerce mesafeyi bir çırpıda yok edecekmiş gibi uzanmıştı ona doğru. Titrek ve sakin bir hareketle uzattığı eli, dokunmaya kıyamadığı tenine değecekti. O sıcaklığı, delicesine merak ettiği teninin sıcaklığını hissedecekti.

Bacakları yine ihanet etmişti ona. Ne talih ama! Habersizce hareketlenen bacakları, ona doğru ilerliyordu usulca. Karşısındaki beden gerçekmiş gibi, onun yanına gittiğinde bu rüyadan uyanmayacakmış gibi korkusuzca ilerliyordu adımları. Toprak ana bu buluşmaya karşı çıkarcasına, genç kızı her adımında kendisine doğru çekiyordu. Erkeğin üzerindeki, kızın en sevdiği, beyaz gömleğin dışarıya sarkan uçları iyice kırışmıştı. Gömleğiyle tezatlaşan siyah gür saçları, ince sonbahar yağmurunda ıslanmıştı. Pantolonunun uçlarında ve ayakkabılarında yer yer çamur izleri vardı. Belliydi, o da bir süredir yağmurun altındaydı. İkisi de, berbat bir halde gözüküyordu. Arkasındaki adımları sanki duymuştu, kapalı gözleri yavaşça açıldı, gökyüzüne kısa bir bakış atabilmişti. Kasvetli hava ruhunu dolduruyordu adamın. Derin bir nefes aldı, neyle karşılaşacağını bilmemesinin verdiği tedirginlikle arkasına döndü yavaşça. Ve iki çift göz, buluştu. Kızın bu anı beklediği gözlerindeki parıltıdan okunuyordu. Umutsuzluk duvarının altında ezilmiş hislerinden dolayı anca gözlerindeki parıltıda belli edebilmişti kendisini. Adamın bakışlarıysa, buğuluydu. Yorgunluk kadar ağır basıyordu bakışındaki kasvet. Bunun yanına eklenen birkaç ince kırmızı halka, ağladığının, belki de uykusuzluğunun bir göstergesiydi. Genç kızın içi burkulmuştu bunu görünce. Düşündüğü böyle değildi, bir rüyada bile olsa onun böyle baktığını görmeyi beklemiyordu. Kendisinin ona baktığı gibi aşkla, sevgiyle bakmasını beklediği bir çift göz, umutsuzca bakıyordu ona doğru gelmeye çalışan çelimsiz bedene.

“Neden beni fark etmiyorsun?” Kızın titreyen sesi, tüm boşluğu doldururcasına çıksa da adamı hareket ettirmemişti. Ne bir santim oynamıştı yerinden, ne de gözlerini kırpmıştı. “Neden?” Bağırmaya devam etti her adımda, her nefeste, her gözyaşında daha da artıyordu ses tonu. Sitemkârdı ama gözlerindeki umutsuzluk, bedenindeki yorgunluk yansımıştı sesine. Her hecesi titrekti. “Cevap ver bana!”

Sessizlik… Koca bir sessizlik vardı. Dudaklarının arasından dökülen haykırışlar, hiçbir işe yaramıyor gibi gözüküyordu. Aralarındaki mesafe azaldıkça, erkeğin yüz hatları daha da belirginleşmişti. Artık rahatça görebiliyordu her milimindeki, yüzünün her kıvrımındaki umutsuzluğu. Genç kızın sesine yansıyan karmaşık hisler, adamın da yüzüne dağılmıştı. Kızın haykıran bakışları, erkeğin bedenini delip geçse de verdiği tek cevap sessizlikti. Büyüktü, bir çöl kadar büyük ve acımasızdı bu sessizlik. “Lütfen…” Tekrardan bir haykırış koptu kızdan, çöle yağan yağmur gibi. Bu seferki, diğer haykırışlarından daha acı, daha sessiz ve daha titrekti. Ama bırak adamın bedenini delmeyi, gökyüzünün sonsuz maviliğini delip geçmişti sanki.

Sessizlik… Kulakları acıtacak kadar yüksek olan bu sessizlik, aynı zamanda duygularını da acıtıyordu. Yorgun bakışlarını sonsuz maviliğe çevirmişti. Korkakça attığı adımları artık durma noktasına gelmişti. Sanki onun yanına gittiğinde, kendini sonsuzluğa bırakıp uyanacaktı bu rüyadan. Kaybolacaktı ruhu maviliğin derinliklerinde, onunla birlikte yok olup gidecekti. Bir adım… Bir adım daha… Ona adım attıkça, ona yaklaşmaya çalıştıkça adam da kadından uzaklaşıyordu. “Lütfen…” Hızlanmıştı yağmur, yağmurla birlikte kadının gözyaşları da hızlanmıştı. Tüm dünya hızlanmıştı sanki onunla birlikte, onu kaybedeceğinin düşüncesi tüm bedenini sardığında bu acı hisle adımları da hızlanmıştı. Toprak ana, daha bir şiddetle kendisine çekiyordu. Ona attığı her adımda, ondan daha çok uzaklaşıyordu. Bitmek bilmeyen bir kavuşma anıydı bu. Ona dokunabilmek adına ellerini boşluğa doğru uzatmıştı. Her santimini ezberlemek istediği beden, her saniye daha da yabancılaşmıştı bu patika gibi. Ondan uzaklaşan bedene, daha da yaklaşmak istiyordu aciz kalbi. “Seni… Seviyorum…” Ağlamaklı çıkan sesi, içini bastıran duygularına nazaran daha şiddetliydi. Fakat duyulmamıştı, duyuramamıştı sesini ve hislerini. Ne yağan yağmur ne esen rüzgâr ne toprak ana, hiç kimse duymamıştı. Ve o da duymamıştı. Asla duymayacaktı, duyamayacaktı hatta. Ona olan sevgisini hiçbir zaman gösteremeyecekti. Günden güne onun aşkıyla yanıp tutuşan bu zayıf kalbi görmeyecek, göremeyecekti.

Kaybolmuştu. Ona doğru uzanan ellerinin arasından kül olup karışmıştı yağmurun arasında. Sarılmak için açtığı kolları boşlukla buluştuğunda, hiçliği kucaklamıştı. Teriyle karışmış gözyaşları tüm yüzünü ıslatırken, gıdıklanma hissiyle açmıştı gözlerini. Karşılaştığı şey, onun çehresinin olmasını beklerken, beyaz bir tavandı. “Rüya mıydı?” diye fısıldadı kendince. Gördüğü rüya, yorgun kalbini daha da yormuştu. Gözlerindeki yaşları elinin tersiyle sildi.

Sıcaktı, geceydi. Tüm sesler susmuş, bunaltıcı hava etkisi altına almıştı şehri. Açık pencerelerin ardındaki insanlar, ter içinde kalmış bedenleriyle dönüp duruyordu yumuşak yataklarında. Gece bitmek bilmeyen bir hikâye gibiydi. Ne zaman gökyüzüne, aydınlık yağmaya başladığında bulutlar önce kızıla boyandı, sonra birkaç kuşun ötüşü yankılanmaya başladı tenha sokaklarda. Yataklarında dönüp duranlar, bitmeyen gecenin ardından serin bir sabaha uyandıklarında sokaklarda yayılan sıcak kahvenin kokusu, geceye nazaran daha serin havayı yumuşatıyordu. Esen meltem, sokaklardaki kahve kokusunu toplayarak geziyordu caddelerde; yeni sabaha, yeni işlere, yeni öykülere umut olurcasına.

O kahve kokan, serin meltem sadece bir kişinin öyküsüne umut olamamıştı o sabah. Çöküş hikâyesinin tam ortasındaki bir kadına ne kadar umut taşıyabilirdi bu meltem? Meltemin serinliği ne kadar ferahlatabilirdi yanmış ruhunu? Üzerindeki kahve kokusu, içini rahatlatmaya yeter miydi? Hepsinin cevabı açıktı.

Ecenur GÜLMEN

Kapak İllüstrasyonu: https://shop.cocorrina.com/collections/art-prints/products/copy-of-cancer-mermaid

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir