Son zamanlarda, çocukluğumu git gide daha sık düşünür oldum. Çevremde şöyle ya da böyle benden sorumlu olan her yetişkin, benim gördükleri en cesur çocuk olduğumu söylerdi. Gerçekten de, bir şeyin beni korkutması için bir hayli kendine has olması gerekiyordu. Geriye bakıp düşündüğümde, beni kelimenin en güçlü anlamıyla korkutan tek bir şey vardı: Gözümün ucunun bir adım sonrası; görme duyumun sınırları içindeki dünyanın bittiği ilk yer. Gözümle göremediğim her yerden ve her şeyden gelme ihtimali olan tehlike beni deliye döndürürdü.

Karanlık bir odada kendimi koruyabilirdim. Gözlerimi karanlığa çoktan alıştırmıştım; üstelik zihnimin beni dehşete düşürecek varlıklarla doldurmaya meyilli olduğu boşluklar güneşli bir günde, gökyüzünde güneşi kapatmayan bulutları envai şekle benzetmekle temelde aynıydı. Görüş alanımı aşan her şey ise tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu. Odamda, sırtımı duvara dayayıp bitkin düşene kadar bir kuyruksüren gibi kafamı her yöne çevirdiğimi hatırlıyorum.

Seneler geçtikçe o korku, karanlığın içinden kendi kafamın içine doğru çekildi. Hayatın içine atıldıkça bu karanlık ve korkular “depresyona” dönüştü. Karanlığın içinde yattığım yerde gözlerimi sımsıkı kapatmakla kalmıyor, yorganı başımın üstüne kadar çekiyordum. İnsanların yetişkinlik hastalığı beni de bir dönem vurdu diyebilirim. Şimdi 37 yaşındayım. Karanlığı umursamıyorum.

Yattığım yerde yan tarafıma döndüm. Ranzama vuran ay ışığı parmaklıklarla ve cama çarpan sağanak yağmur damlalarıyla gölgelenmişti. Aklıma başka düşünceler hücum etti. Uzun süredir aklıma gelmeyen bir şeyi düşündüm. Eskiden günlüğümün her sayfasına yazdığım bir söz. “Kafamın içindeki karanlık, şimdiye kadar tüylerimi diken diken eden her şey, ben dikkat etmediğim anda dışarı süzülmüş ve bir insan formuna girmiş. Profesör Doktor Cihan Alnıtemiz isminde bir adamın formuna. Ben de o adamla evlendim.

Okuldaki meslektaşları ve sınıftaki öğrencileri için Cihan, çığır açan bir hocaydı. Hayata, psikoloji çalışmak ve akademisyen olmak için gelmiş gibiydi. Sınıfta, konferanslarda, hatta ders aralarında dışarda sigara içerken bile, gözlerindeki ışıltı gözlerinizi kamaştırırdı. Üstünden akan o altın renkli bilgeliği görebilir, çok yaklaşırsanız kokusunu, tadını alabilirdiniz. Okulda, onun alanı dışındaki etkinliklere bile davet edilmesi gayet olağan bir durumdu çünkü Cihan Alnıtemiz’in gitmeye layık gördüğü bir yer, gidilmesi gereken bir yerdi. Bunları adım gibi biliyorum çünkü Cihan’ı ilk gördüğüm ve oracıkta körkütük âşık olduğum yer, onun “Ölüm Farkındalığı ve Sınırlarımız” isimli konferansıydı. Körpecik asistan ben, ayaklarımın yerden kesildiğini hissetmiştim. Cihan beni fark edip aşkıma karşılık verdiğinde ise etrafımdaki herkes, istisnasız herkes benim yaşayan en şanslı varlık olduğuma kanaat getirmişti. Tek isteğinin kendi ayaklarım üstünde durmam olduğunu sandığım canım annem, Cihan’la tanıştıktan on beş dakika sonra beni kenara çekip “Kaçırma sakın bu beyefendiyi, onun gibisini bir daha bulamazsın Berivan!” demişti. Ah Berivan… Gerçekten de onun gibi birisini bir daha bulamam.

Tek celsede evlendiğim bu adamın rakı içtiğini biliyordum ama rakıyla bir sevgi nefret ilişkisi olduğundan habersizdim. Eşim olduğu ilk hafta sonu, öğleden sonraya kadar uyuduğum için bana tembel orospu diye bağırıp yüzüme tokadı basacağını tahmin etmem mümkün bile değildi. Kendimi banyoya kapatıp ağlayarak annemi aradığımda aldığım cevap kelimesi kelimesine “Berivan, sen dalga mı geçiyorsun? Cihan Bey yapar mı öyle şey Allah aşkına? Buldun da bunadın mı yoksa dikkat çekmeye mi çalışıyorsun anlamadım,” olmuştu. Canım annem…İşte tam o an beni büyütüp gerçek dünyada tek başıma bırakmıştı, yuvanın dibinden tekmelenerek aşağı atılan yavru bir kuş oluvermiştim. Ve yapayalnız kaldığım bu dünyada aldığım, daha doğrusu almayı istediğim ilk karar Cihan’dan boşanmak olmuştu. Bunu ona söylediğimde ise Cihan gülme krizine girmişti. Nefesini toplamaya çalışıp gözlerini silerken bana dönüp “Sen, ha? Şu hayatta başına gelen en iyi şeyi bırakıp gideceksin, öyle mi? Sence problemin kimde olduğunu düşünecekler? Bana, Cihan Alnıtemiz’e ayak uyduramamış aptal, uyumsuz, yetersiz bir orospu, alıp başını gitmek istedi… Senin deli olduğunu düşünecekler.” O gün, 25 yıldır ilmek ilmek dokuduğum kimliğim üstümden sıyrılmasına engel olamadım, Cihan’ın benim olduğumu söylediği şey haline geldim.

Sıfatlarım değişirdi. Yemek yapmaya vakit bulamadığımda nankör, yemek yaparken beceriksiz, doktora derslerime çalışırken cahil… Ama hep, hep orospuydum onun dilinde. Ben de hep, hep daha iyi olmaya, uyumsuz olmamaya, Cihan’ı bulduğum için şükretmeye çalıştım çünkü dünyanın geriye kalanı bana bunu haykırıyordu. Daha iyi yemek tarifleri bulup sabahın ilk ışıkları pencereye vururken yemek yapmaya başladım. Cihan daha uyanmadan evden çıkıp okula gidiyordum. Dersliklerde olmadığımda odamdaydım, odamda değilken de asistanların sigara molasına çıktığı yangın merdiveninde. Daha sonrasında ise dosdoğru kütüphaneye gider, Cihan’ın uyuduğundan emin olduğum bir saate kadar oradan çıkmazdım. Diğer insanların gördüğü kadarıyla evli barklı bir kadın olmama rağmen eşim kariyerimi öylesine destekliyordu ki, geceye kadar kütüphanede kalmamı sorun etmiyordu. Buna kısmen doğru diyebiliriz. Cihan’ın bana “Beni utandırmaya mı çalışıyorsun cahil orospu!” deyip kafama vazo fırlatması, gerçekten de beni haftanın yedi günü kütüphaneye gitmeye teşvik etmişti.

Her şeye rağmen, bu fırtınalı perşembe gecesini yaşayacağımı bilsem o on iki yılı, yüzümde bir gülümsemeyle tekrar tekrar yaşardım.

Kış ayı üstümüze bir yılan gibi ansızın çöreklenmişti ama yerküre kontrolsüz bir şekilde ısınıyordu. O yüzden, dışarıda kar olması gereken bu aralık ayında rüzgâr ve sağanak yağmur vardı.

Yattığım yerde pencere pervazlarını titreten ıslıklı rüzgârı dinliyordum. Cihan her geceki gibi çalışma odasında çilingir sofrası kurmuş, ceviz ağacından çalışma masasının üstünde sızıp kalmıştı. Onu böyle zamanlarda uyandırmanın cezası vardı, uyandırmamanın ise daha büyük cezası. Bu gece tek başıma yatmanın bedelini yarın ödeyecektim.

Ne ara dalıp gittiğimi hatırlamıyorum ama büyük bir gümbürtüyle sıçrayarak uyandım. Dünyanın en büyük çöp konteynırının kapağı çarparak kapanmış gibi bir ses çıkmıştı. Yattığım yerde önce el yordamıyla gözlüğümü buldum, sonra pencerenin önüne gittim. Sitenin çardağı yıkılmıştı. Rüzgâr pencereleri belli belirsiz titreterek gürlemeye devam ediyordu, çardağın buna dayanamamış olması gayet normaldi. Normal olmayan, o fırtınanın ortasında, çardağın eskiden durduğu yerde şimdi yığılmış tahta ve kiremit parçalarının arasında bir kedinin oturuyor oluşuydu. Yağmurdan ya da rüzgârdan korkuyor gibi görünmüyordu. Gördüğümün gerçek olup olmadığını anlamaya çalışırken kafasını kaldırdı, ikinci kattaki pencereme doğru bakmaya başladı. Ensemdeki tüylerin dikildiğini hissettim. Dışarı bir göz gezdirdim, çıkan bu ses başka kimseyi uyandırmıştı. Gözlerimi kediye çevirdim, oturduğu yerde tembelce esnedi, sanki güneşin altında yatıyordu!

Perdeyi çekip çabucak odadan çıktım. Parmak uçlarımda, Cihan’ın odasının önüne yaklaşıp kapıyı dinledim. İçeriden horultular yükseldiğini duyduğumda vakit kaybetmeden üstüme elma yeşili yağmurluğumu, ayağıma botlarımı geçirip anahtarlarım parmağıma takılı dışarı fırladım. Kedi, bu hengâmenin arasında miskin miskin oturmaya devam ediyordu. Ona doğru geldiğimi gördüğünde bile yerinden kıpırdamadı. Hırpalandığını düşünüp onu dikkatlice kucağıma aldım. O ise kehribar rengi gözlerini gözlerime dikti ve apartman kapısından merdivenlere, oradan eve, oradan da banyoya girene kadar kılını bile kıpırdatmadı. Kediyi küvetin içine koyup azıcık akan suyun altında çamurlu tüylerini yıkamaya başladım. İnce, uzun bacaklı bir tekirdi. Sırtındaki bir-iki parmak genişliğinde tüysüz pembe açıklıklar minik vücudunun kalanına yayılmıştı. Yara gibi görünmüyorlardı, dallamanın biri komik olmak için tıraş makinesiyle kesmişti belki de. Suyu avucumda biriktirip yavaş yavaş sırtına ve karnına döktüm, patilerini sildim. Suyu özellikle seviyor gibi görünmese de hiçbir rahatsızlık belirtisi de yoktu. Gördüğüm en sakin kediydi. O kadar hareketsiz duruyordu ki ilk bakışta gerçekçi bir heykel olduğunu düşünebilirdiniz. En dikkat çekici ayrıntı ise göz temasını bir an olsun kesmemesiydi. “Merhaba…” diye fısıldadım. “Adın var mı senin?” Cevabı öğrenemedim. Boncuk gibi gözleri gözlerimden arkama kaydı ve ben daha arkamı dönemeden, Cihan saçlarımdan tutup kafamı küvetin kenarına geçirdi.

Gözlerimin önünde çakan şimşekler ve hemen ardından bütün vücudumu saran şok dalgasıyla kör oldum. Cihan elini ustalıkla saçlarıma doladı ve beni banyodan dışarı sürükleyip, koridora fırlattı. Gözlerim hala görmüyordu, alnımdan yüzüme yayılan sıcaklığın kan olduğunu o an fark edemedim. Yattığım yerde Cihan’ın yumruklarını ve tekmelerini savuşturmaya çalışıyordum ama nafile. Kulaklarımda darbenin çınlaması dalga dalga dinerken Cihan’ın nefesinin altından tekrarladığı şeyi yavaş yavaş duymaya başladım: Ne halt ediyorsun sen orospu, ne halt ediyorsun… Gecenin yarısında, yarı sessiz boğuşmamız birkaç dakika devam etti. Cihan’a yalvarıyordum ama sesimi duyduğu an daha şiddetli vuruyordu. Leş gibi rakı kokusunun arasında kendi kanımın metalik kokusunu da duymaya başlamıştım. Sadece, her şeyin bitmesini istiyordum. O an, ikimizi de duraksatan, zamanı durduran bir şey oldu. Bir miyavlama duyduk. Cihan arkasını döndü, ben de yattığım yerden başımı olabildiğince kaldırıp görmeye çalıştım.

Tekir, banyonun eşiğinde oturmuş yine bana bakıyordu. Gözlerimiz buluştuğunda, nasıl oldu bilmiyorum ama bir soru sorduğunu fark etmiştim. Başımı yukarı aşağı hafifçe salladım. Kedi, gözlerini Cihan’a çevirdi. Cihan olan biteni idrak edemeyecek durumdaydı. Kedi, kendisine doğru ağır ağır, zarafetle yaklaşırken o aptal aptal izledi. Kedi, gözleri hala Cihan’a çevrili, silkelenmeye başladı. O silkelendikçe vücudundaki tüysüz bölgeler yarılıp açılmaya, içlerinden jilet keskinliğinde dişler serpilmeye başladı. Kedi, Cihan’ın karnına doğru ok gibi fırladı. Cihan’ın kulakları sağır eden böğürtüsünü, ete geçen diş seslerini ve kanın sıçradığını duydum. Cihan, sağa sola savruluyor, duvarlara çarpıyor, üstüne zımba gibi kenetlenmiş bu şeyi üstünden atmaya çalışıyordu. Çok geçmeden, tok bir sesle yere çarptı ve bir daha hareket etmedi.

On iki senelik eşim yerde kanlar içinde yatıyordu. Elektrikli testerenin üstüne düşmüş gibi karnı boylu boyunca yarılmıştı. Bağırsakları karnından dışarı yapışkan bir sesle dökülürken kediyi gördüm. Cihan’ın başının yanında oturmuş, kandan kıpkırmızı ve yapış yapış olmuş tüylerini yalıyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde mırlayarak yanıma geldi ve kucağıma oturdu. Tüysüz yerlerine baktım, hiçbir iz yoktu. Kulaklarının arkasını okşarken dalgınca mırıldandım: Yamalı.

Rahmetli babaannemin bir lafı vardı: “Mavera’da fani dünyanın kapıları aniden açılır; gözünü dört aç kızım, en çok gece yağan yağmurdan kork!” Babaannemin, aralık ayı için eski ismi kanun-i evvel yerine “aralık” anlamına gelen maverayı kullandığını yeni fark etmiştim. Babaannem o yağmurların içinde, esen rüzgârda ne görmüştü, onun gözleri önünde aralanan kapıdan ne gelmişti bilmiyorum. Ama ben, o fırtınanın arasında kurtarıcımı bulmuştum. Polis sirenleri geceyi yırtarken gözlerimi huzurla kapattım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir