Daha kitap çıkmadan, kitap hakkındaki yorumlar, dedikodular, reklamlar (şahane bir Pamuk videosu) Veba Geceleri için beklentiyi oldukça yükseltti, ama ben direkt söyleyeyim Pamuk cephesinde yeni bir şey yok. Tarihyazımcı üstkurmaca şeklinde yazılmış roman pek de yeni bir şey söylemiyor. Pamuk’un her zamanki dikkatli kurgusu, detaylara hakimiyeti ve uzun, girift, bağlaçlarla bezeli cümleleri, tarihi dokusunun altındaki güncel eleştirisiyle sizi ne kadar tatmin eder bilemem.

Kitabın tersinden başlayacak olursak, New York Times’ın yaptığı “o ne bir ideolog ne de gazeteci” yorumunu oldukça yalanlayan bir kurmaca. Kitabın basımı yaklaşırken Pamuk’un bir söyleşide Ayasofya’yla ilgili yaptığı açıklama da buna dahil. Kitapta geçen anahtar kelimelere bakacak olursak, hiç de yüz yıl öncesine ait gibi gelmiyor: “veba, salgın, Müslümanlar, tecrid, karantina, iktidar ve din ilişkileri, milliyetçilik, ümmetçilik, istibdad, batı, çatışma, insan hakları.” Bütün bunları dışarıda bırakıp sadece kurmacaya bakmaya çalışsak bile kitabı okurken sıcak meseleleri hatırlamak mümkün. Yine de kurmacaya girelim:

Distopik Dünya:

Kitap tarihi bir distopya olarak, hikayesiyle, atmosferiyle ve diliyle bir bütünlük oluşturmuş. Olayların geçtiği 1901 dünyasına bakarsak sadece Osmanlı’da değil dünyanın her bir yanında çatışma var gibi görünüyor. Hindistan’da ve Çin’de benzeri salgınlar yaşanmış. İnsanlar kitleler halinde can vermiş. Kültürler ve dinler arası çatışmalar hatta yabancı düşmanlığı her yerde karşımıza çıkıyor.  Bunlardan biri kitabın tarihçi yazarı Mingerli’nin anlattığı Çin’de vuku bulan Boksör Ayaklanması. Emperyalist güçlere karşı yapılmış görünen ayaklanmanın hedefinde misyonerler ve Hıristiyanlar vardı. Ada’nın genel atmosferi de dünyanın genel atmosferi gibi karanlık. Milletler birbirlerine düşman. Kimsenin kimseye çıkarı olmadıkça yardım edesi yok. Adadaki Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki sürtüşme sidik yarışına dönmüş durumda. Hatta Kilise ve camii kubbelerinin büyüklüğü yarıştırılıyor (62).

Osmanlı kendini evhamlara kaptırmış bir padişah tarafından yönetiliyor. Suikastlara karşı zehirli bitkiler için bile özel araştırmalar yürüttürüyor bu padişah. Şehzadeler sürekli ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Hafiyeler, muhbirler her yerde. Adaya kurtarıcı olarak gelen Bonkowski Paşa’nın ölmesiyle birlikte karanlık ortam daha da kararıyor. Bonkowski Paşa mutedil, ılımlı, iki dinin mensuplarını da iyi tanıyor, olaya hâkim, baba figürü olabilecek bir doktor. Hatta İzmir’i benzer bir salgından kurtardığı için yarı yarıya bir kahraman. Fakat gelir gelmez cinayete kurban gidiyor. Roman ilerledikçe, hikayeler daha da karamsar, karanlık, distopik hale geliyor. Bunda baskıcı yönetim, hukuksuzluk ve adaletsizliğin de rolü fazla. Yazarın dili de bu karamsarlığa, bezdirici havaya katkı sağlıyor. Pamuk’un dili herkes tarafından eleştiriye maruz kalsa da ben buna katılmıyorum. Beş altı kelimeyi geçmeyen cümleler kurmak, bağlaç kullanmamak Türkçeyi bilmek anlamına gelmez. Pamuk dilin imkanlarından faydalanıyor. Dil yapısıyla ilgili genel kaidelerin dışına çıkıyor, hatta yabancı dillerin etkisinde kalmış cümleler kuruyor. Bunun keyif veren de bir yanı var. Ancak zaman zaman cümlelerin içinden çıkmanın zor olduğu anlar da olabiliyor:

“Ağaçların rüzgârda hafif hışırtısını dinleyerek ara sokaklardan, boş ve karanlık yollardan hayaletler gibi ilerlediler. Pek çok bahçe kapısının kilitli olduğunu, evlerde gaz lambası ya da mum yanmadığını, hiçbir ışık olmadığını gördüler. Ama ikisinin de aklına salgın değil, ayrılık korkusu hâkimdi. İkisi de, hem Kâhya Seyit’in sandalının Zeynep’i alacağı yere sessizce yürüyor hem de sonunda sanki bir şekilde ayrılmayacaklarını biliyorlardı. Yoksa belki de yola çıkmazlardı.

Kayalara hafif hafif vuran dalgaların sesi ve belli belirsiz rüzgârın yapraklarda çıkardığı hışırtı sanki birileri varmış gibi bir duygu veriyordu ama kimsecikler yoktu etrafta” (254-255).

Pasaj bu kadar karmaşık olmayabilirdi, ama bu haliyle de zevk veren bir yönü var benim için. Yine de bu kadar dar alanda betimleyecek başka bir şey bulamamış gibi iki kez hışırtıyı farklı şekillerde anlatmış. Yukarıdaki alıntıya benzeyen başka parçalara rastlamak mümkün. Bazı betimlemeleri de tuhaf: “sarımsı jelatinimsi sıvı” ya da “sedefimsi sarımsı cerahat” gibi.

Bunların dışında teknik bir dil hatası da muskaya yazılan Allah isimleri. Anlatıcıya göre şeyh muskanın içine “Recep ve muktedik” yazıyor, ama bunlar Allah isimleri değil. Anlatıcı Mengerli bunu bilinçli yapmıştır ihtimalini düşünürsek, şeyhi cahil göstermek için böyle bir yola başvurmuş olabilir, ama en cahil şeyhin bile “Recep” isminin hicri takvimde bir ay ismi olduğunu bildiğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu, kurmaca icabı bir hataysa, farklı bir kurgu izlenmeliydi. Belki de Pamuk, anlatıcı Mengerli’nin Müslümanlar hususunda cahil olduğunu göstermek istemiştir. Kim bilir.

Tarihyazımcı Üstkurmaca:

Gelelim kurgunun oluşturduğu belkemiğine. Anlatı tarihi bir roman değil de, postmodern bir yöntem olan, hatta Hutcheon’a göre postmodernizmin bizatihi kendisi olan tarihyazımcı üstkurmaca (historiographic metafiction) türünde yazılmış. Tarihi romanlardan çok kabaca farkı ise, tarihin yazım sürecini sorgulatan ve yazım sürecini de kurgunun içine katan bir yapıda olması. Kitabın girişinde bizi de tarihçimiz Mina Mengerli karşılıyor. Romanın ve kendisinin ilk cümlesi: “Bu hem bir tarihi roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir” (11). Yani bu kitap ikisi de değildir demek. Tarihyazımcı üstkurmaca, tarih gibi bir büyük anlatıyı reddetmeye yöneliktir. Tarihin de tıpkı romanlar gibi bir hikâyesi olacak şekilde kurgulandığını öne sürer. Pamuk da romana böylesi bir anlatıcı dahil ederek tarihin nasıl bir kurmaca olduğunu gösteriyor.

Tarihi yazmak için somut delillere, objektif kanıtlara, detaylı bilgilere ihtiyaç duyulur. Burada bir inandırıcılık sağlanmaya çalışılır. Mingerli roman-tarih metnini yazarken bu inandırıcılığı vermek için elinden geleni yapıyor. Realizmin en iyi temsilcilerinden Henry James’i örnek alıyor ve şöyle diyor: “Henry James’in bir romanın inandırıcılığı için ayrıntıların, her şeyin, tek bir kişinin bakış açısının çevresinde toplanmasının uygun olacağı yolundaki görüşüne katılıyorum” (12). Ancak Mingerli’nin niyeti bir taşta iki kuş vurmak ve tarih de yazmak istiyor. Bu sebeple, “tek kişinin görüş açısı kuralına uymayıp” bu kuralı bozduğunu bize en başta söylüyor. Mingerli, “Böylece en duygulu anlarda okura bilgiler, rakamlar verdim ve kurum tarihleri anlattım,” diye belirtiyor. Roman boyunca malumatfuruş bir tarihçi olarak sürekli anlatının içinden beliren bu tarihçi oldukça sinir bozucu. Okuru rahatsız etmesinde bir sorun yok. Sürekli rakamlar, tarihler, referanslar havada uçuşuyor. Yazarın tercihi bu yönde, ama uzun uzun ansiklopedik tarih bilgisi vermeye gerçekten gerek yoktu.

Anlatıcının bir diğer rahatsız edici huyu da üsten bakan bir tavra bürünmesi. Sürekli kendinden “biz” diye bahsediyor. Siz kimsiniz? Soruyorum İsmet’e. Mingerli şöyle diyor: “Biz bu kitabı bu ilginç olguyu ‘açıklamak’ için yazmıyoruz . . .bizim bu kitapta gerçekliğe sadık kalarak anlatacağımız…” (169). Arka kapaktaki ideolog olmama iddiası gibi, Mingerli de “doğruyu, yalnızca doğruyu” söylediğini belirtmeden edemiyor. Ancak sürekli tarihi verilerle konuştuğunu iddia eden Mingerli’nin dayandığı deliller de çok sağlam değil. Minger’de vuku bulan olayların bilgisinin çoğunu Pakize Sultan’ın kişisel mektuplarından elde etmiş. Pakize Hanım bu mektupları tarihi deliller olsun diye tarafsızlık ilkesiyle yazmıyor elbette. Mingerli’nin referans gösterdiği birçok kaynak da hatırat kitaplar: “1962’de Atina’da yayımlanan Kürekler Bizim Rüzgarımız adlı nefis hatıraları”, Yannis Kisannis’in Gördüklerim adlı hatıratı. Paşpapazın kızının 1932’de yayımlanan Minger Rüzgârı, Hadi’nin yazdığı Adalardan Vatana adlı hatırat (302). Tarihi olayları ve kişileri tasavvur eden yağlıboyu resimler üzerinde de kafa yoruyor (320,332), bunların gerçeği yansıtmadığını söylüyor. Bazen de gazeteleri tarihi delil olarak kullanıyor. Elbette bu kaynaklar tarihçiler tarafından da kullanılıyor. Sadece Veba Geceleri böyle bir tarihçiliğin yoruma açık olduğunu hatırlatıyor bize. Gazeteyi tarihi bir olayın delili olarak kullandığımızda da yorumlar ve ikilemler söz konusu. Örneğin aynı olay için bir gazete kendi ideolojisi doğrultusunda “Minger’de ihtilale karşı olan Abdülhamid yanlıları yenildi” derken aynı olay için başka bir gazete, “Minger Devrimi’nin ilanını bastırmak için Abdülhamit’in yolladığı yeni vali ve çetecilerin sonu” diye haber yapıyor (330).

Mingerli eleştirel bir tarihçi. Her kaynağı kabul etmiyor. Devletin resmi tarihini, okullarda okutulan kitapları, Hitler ve Mussolini etkisindeki popüler tarihçilerin yazdıklarını farklı hususlarda reddediyor (151, 278). Ama reddettiği metinlerin yerine söylediği söz, “Biz bu versiyonunun doğru olduğuna inanıyoruz” (151) demekten ibaret. Mingerli kendi yazdığı tarihte kimi zaman en ince detaylarla haiz. Mesela, Manolis’i arayan polis onu kitap okurken buluyor. Manolis yakalandığında onun hangi kitabı okuduğunu dahi biliyor Mingerli (144). Ya da kimsenin bilemeyeceği bir başka hususta kendi yorumunu ortaya koyabiliyor. Şeyh’in abdesthanede neden fazla kaldığını şu sözlerle yazıyor: “Şeyh’in orada çok uzun bir süre (tahminimize göre on dakika) kalması bazılarına göre tarihin akışını değiştiren bir şey olduğu için bu konuda pek çok yanlış yorum ve aşırı yorum yapılmıştır. Bütün bu siyasi abartmaların yersizliğini göstermek için bu konuda kendi yorumumuzu açıkça yazalım: Şeyh’in ‘abdesthane’ye gitmesinin ve orada biraz uzun kalmasının nedeni meraktı yalnızca” (314).

İşte Pamuk’un tarih ironisi de burada yatıyor. Mingerli ironik bir şekilde başkalarını aşırı yorumla suçlarken, kendisi aşırı yoruma kaçıyor. Başkalarının kaynaklarını yalanlarken, kendi kaynakları sahih değil. Mingerli ideolojik bir tarihçi gibi bir tezin etrafında yazıyor gibi tarihi. Hatta Milliyetçi bir Minger damarı da var. Bu ülkeye, diline, insanlarına borçlu hissediyor kendini. Mektuplarını tarihselleştirdiği Pakize Sultan’ın büyük annesi olması da cabası.

Mingerli bütün detaylara kadar inebiliyor, her şeyi detaylıca açıklayabiliyor ama adadaki cinayetin sırrını çözmüş değil. Bonkowski’nin peşine takılmış hafiyelere, adaya giriş çıkış olmamasına rağmen, cinayet işi garip bir şekilde çözülemiyor. Sözde çözülmesi de işkenceyle oluyor. Birtakım tümevarımlar üzerinden Bonkowski cinayeti kapanır, ama aslında katil gerçekten de bulunmuş değil. Bonkowski Paşa’nın son “iki saatte ne yaptığı ve onu kimin, ne zaman, nasıl kaçırıp öldürdüğü Minger tarihçileri arasında gönülsüzce de olsa hala zaman zaman tartışılır” (61). Fakat Mingerli, anlatısında Bonkowski’nin son anlarını Müslümanlarla olan düşmanca bir karşılaşma olarak kurgular. Minger’in kurgusuna göre, “Bonkowski’ye “Kalabalıktan kumral saçlı, yeşil gözlü biri öne çıktı. ‘Hastalığı ve karantinayı bize fenalık olsun diye yine getirdiniz!’ dedi. ‘Ama bu defa muvavvak olmayacaksınız’.” Cinayetin sebebi üzerine kitap boyunca farklı yorumlar çıkıyor karşımıza. “İşin arkasında Hıristiyan-Müslüman kavgası çıksın isteyen Şeyh’in kardeşi Ramiz var” görüşü hakim. Karantina Müdürü Nikos’a göre Bonkowski’yi öldüren kişi, ‘onu karantinaya karşı olan ilkel Müslümanlar öldürdü’ denmesini isteyen biri öldürdü”. Vali’ye göre karantina karşıtı esnaf İlias’a tehdit pusulası yollamıştır (96). Damat Doktor Nuri’ye göre “Vali’nin siyasi tahkikat mantığıyla Bonkowski Paşa’yı salgının büyümesini isteyen Yunaninstan Konsolosu Leonidis de öldürtmüş olabilirdi! Ya da herkesin suçu Ramiz gibilere atacağını hesaplayıp ona göre davranan bir başka konsolos da olabilirdi cinayetin arkasında.” Şeyh’in tuvalette kaç dakika kaldığını bilen Mingerli Bonkowski cinayetinin biraz sisler ardında kalmasını istiyor olmalı. Kullandığı kaynak Pakize Sultan’ın mektuplarıdır. Pakize Sultan’a göre de her cinayetin ardında Amcası Abdülhamit vardır: “Amcamın işlediği pek çok cinayet için delilim yok ama kanaatim çok.” (430). Kitabın sonunda, Doktor Nuri, Pakize Sultan sayesinde adadaki cinayetin çözüldüğünü iddia eder. Ama bu kez Pakize Sultan bunlara “faraziye” der (533).

Aslında anlatıcının ne tarih ne de roman yazabilidğini bir örnekle göstereyim. Anlatıcı önce karaktere şunu dedirtiyor: “iki Rum’un olaylardan, Müslümanlara kıyasla daha çok korkmalarının nedeninin Hıristiyan olmaları olduğunu da o sırada hissetmişti Doktor Nuri” (100). Bu kısmı sanırım romancı Mengerli diyor. Hemen ardından söylediği sözler: “Kitabımız en sonunda bir tarih kitabı olduğu için bu noktada gelecekten söz etmekte hiçbir sakınca görmüyoruz: Kitabımızın sonuna gelene kadar aslında Damat Doktor Nuri’nin sezgilerinin yerinde olduğunu ve hem Eczacı Nikiforo’nun hem İstanbul’daki ressamın hem de Doktor İlias’ın siyası nedenlerle öldürüleceklerini ne yazık ki görecek okurlarımız” (101). İkinci kısımda konuşan Mingerli’nin tarihçi yanı romancı Mingerli’nin konuşturduğu karakterlerin hislerinden yola çıkarak tarihi anlatısını yazıyor. Burada danışıklı dövüş, ya da çift kişili davranmak gibi bir durum söz konusu. Kurmacanın da tarihselliğin de silindiği kısım bu. Karakterlerin duygularına tercüman olan, bu duyguları kurgulayan yazarla tarihçi aynı kişi. Halihazırda kurmaca ve gerçek birbirine karışmış durumdayken, Mingerli’nin karakterlerin hislerini kurguladığı gibi, bu hislerin doğruluğunu müjdelemesi ilginç. Benzer bir durum sayfa 283’te de var: “Zavallı Minger’e tıpkı Osmanlı’ya yaptığı gibi acıdığını, küçümsediğini hissetti Vali. Bir tarihçi olarak burada Vali Sami Paşa’nın sezgisinin yerinde olduğunu eklemek isteriz.” Bir tarihçi olarak sezgileri ya da hisleri doğrulamak gibi bir görevi olmasa da bu bağlantıları yapmayı seviyor. Hatta tarihçilerin kahkaha attığı yer şurasıdır: “Çiftin mutlulukla seviştiğini söylerken bir tarihçinin dikkatiyle konuşuyoruz” (174).

Kitabın genelinde kurmaca, tarihin ve gerçeğin önüne geçer. Pamuk bunu Sherlock Holmes üzerinden öne sürer. Anlatıcıya göre Padişah Holmes kurmacalarından çok etkilenmiş bunu hayatına aksettirmiştir. Bu kurmacalar onun öldürülme şüphesini de artırmaktadır. Ayrıca suçluların Holmes teknikleriyle yakalanmasını temenni etmektedir: “Haşmetmeab tıpkı Sherlock Holmes hikayelerinde olduğu gibi Bonkowski Paşa’nın gerçek katilinin cinayetin ayrıntılarına bakarak, delillere dayandırılarak bulunmasını istiyorlar. Dayak ve işkenceyle değil” (156). Sherlock usulünün tatbik edilmesi bahsi defalarca geçer (162, 164, 186, 209, 232. 356, 366, 408, 424, 426, 427). Hakikatin aydınlanması, sır perdelerinin çözülmesi için kurgu eserler, gerçekten daha da gerçektir. Başka bir zehirleme olayında da, azar azar yapılan zehirleme işleminin “sadece Fransız romanları okuyan birinin aklına gelebileceği söylenir (201). Zaten Abdülhamit de kurmacada zehirle ilgi bir şeyler varsa tekrar tekrar okutur (208). Gerçeklik olgusu Henry James’in detaycı tasvirlerinden Sherlock Holmes’ün mantık yürütmelerine geçer. Kurmaca bir şekilde gerçeğin bir adım önünde gitmektedir.

Tarihi, bir romancı titizliğiyle inceleyen Mingerli şöyle der, “Tarihi hikayeler ne kadar ‘romantik’ iseler, o kadar doğru değildirler ve ne kadar ‘doğruysalar’ -ne yazık ki- o kadar da romantik değildirler” (148). Kitabın sonlarında Minger romantizmine giren Mingerli kendiyle çelişmeye devam ediyor. Yine de romantikleşen ya da aşka bulaşan bütün karakterler de kitaptan sağ çıkamıyor. Ramiz, Zeynep, Kâmil, Musa Paşa ölmek zorunda kalıyor. Pakize Sultan ve Doktor Nuri çifti neyse ki sağ çıkıyor salgından.

Mingerli, tarihi yansıtmak iddiasıyla kendi sübjektif tarihini yazıyor gözlerimizin önünde. Gerçi Yeni Tarihsellik bağlamında bunu tarihçiler için de söylemek, en azından spekülatif hale getirmek mümkün. Mingerli’nin eleştirdiği totaliter tarihçilerden aşağı kalır yanı yok. Bu sebeple Müslümanlar veba konusunda sıkı bir eleştiriden geçerken, Pamuk’u Batı’ya yaranmaya çalışan bir Oryantalist olarak görmeye gerek yok. Hatta Müslümanlar Pamuk’a teşekkür etmeli. Evet, kitapta Müslümanlar vebanın ortaya çıkmasının ve yayılmasının neredeyse asıl müsebbibi, camideki kirli halılar, kirli hacılar, tedbirlere uymayan Müslümanlar, adetlerinden vazgeçmeyip cenaze yıkayan Müslümanlar vebayı ortalığa coşkuyla saçıyor. Bir de şeyhin iktidarı ele geçirdiği dönem var. Orası da vebanın altın çağını yaşadığı dönem. Hacı Gemisi Vakası da var. Mesela Hacı Gemisi Vakası’nın günümüz versiyonu geçen yıl yaşandı. Hacdan dönen hacılar yurtlara kapatıldığı, evlerine hemen dönemedikleri için isyan ettiler, hatta kimileri yurtlardan kaçtı. Herhangi bir kurmacada Müslümanlarla, ateistlerle ya da başka bir zümreyle ilgili eleştiri olabilir. Bunun kurmaca icabı olup olmadığını ideolojik bağlamına bakarak görmek gerek. Veba Geceleri’nde Pamuk da ideolojik tarihçileri yani Mingerli’yi eleştiriyor aslında. Mingerli tarihle kurmacayı birbirinden ayrılmaz derecede karıştırarak, tarihi tarih olmaktan çıkarıyor. 

 Son olarak Pamuk’un kurmacasına dair şu alıntıdan yola çıkarak bir şey söylemek istiyorum: “Tarihte ‘karakter’ ne kadar önemlidir? Bazıları hiç önemsemez bu konuyu. Tarih onlar için tek tek kişilerden çok daha büyük bir tekerlektir. Bazı tarihçiler ise tarihteki bazı vakaları önemli kişilerin ve kahramanların karakterleriyle açıklarlar. Biz de tarihi bir kişinin karakter ve huylarının zaman zaman tarihi etkileyebileceğine inanıyoruz. Ama bu kişisel özelliği belirleyen de yine tarihin kendisidir.” 205). Pamuk bu kitabında tuhaf bir tarihçinin kaleminden büyük bir tarih yazımına gitmiş. Ülkelerin kuruluşu, yıkılışı, millet ve milliyetçiliğin şekil alması gibi meseleler geniş geniş anlatılırken, Pamuk insana dair çoğu şeyi kaçırmış. Bütün bir anlatı Minger’in panoramasına ve bunun üzerinden toplumlardaki çatışmaların çoğunun aynı olduğunu gösteriyor. Fakat insana ya da insanın ruhuna dair meseleler es geçilmiş. Benim Adım Kırmızı’da durum tam tersiydi sanırım. Galiba bu yüzden Benim Adım Kırmızı’ya yaklaşan, Vali Sami Paşa’nın idama götürüldüğü bölüm en favori bölümüm oldu.

BÜLENT AYYILDIZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir