Şehir, metropol, doğadan uzaktaki kat kat mağaralarımız. Ben mesela şu an beşinci kattayım. Elektrikler kesildiğinde ise bir kartal yuvasında… Gerçekten yerden en az kırk metre yüksekte olduğumu unutturan her şeye teşekkür ederim. Özellikle de sen internet. İnternet soyut bir şey olarak karşımda durduğunda büyük saygı duyuyorum. Ama üzerinde dört ışığı istikrarsız yanan bir kutudan yayıldığını düşününce hayal kırıklığında uğruyorum. Düşünsenize Youtube’daki Hindistanlılardan kaç kişi yazılım öğrendi de hayatı kurtuldu, elli yaşında eline tornavida almamış memur emeklisi enişteme evin her yerini LED ışık yapma kudreti veren Çağlar Elektronik Youtube kanalı ya da beni dünyanın gerçeklerinden uzaklaştıran atların nallanma videoları. Hepsinin toplandığı enfes şeyler bizi yalnızlaştırıyor. Ben atların nallama videolarını izlemeyip de kendimi iyi hissedebilirim. Ama neredeyse bir yıldır eve hapsolmuş yaşlılarımızın emekli maaşlarının ne zaman yatacağını öğrendikleri grupları, Cuma mesajlarını ve zevk almak için gerçekten belli bir yaşın üstünde olmamız gereken komik videoları, kısacası Facebook’u ellerinden alırsak o zaman sarkmış memeler ve işlevini yitiren testisler sokaklara dökülür ve hepimiz zararlı çıkarız… Özellikle keller ve siyahiler gençlerin arasına karışıp aramızı bozabilirler çünkü uzaktan çoğu orta yaşlı görünüyorlar. (Birtakım örnekler; Tunç Soyer 62 yaşındaymış, G.O.A.T Micheal Jordan biraz kilo almış olmasa asla 58 yaşında olduğuna kim inanır ki… Ajda Pekkan demeyin, o uzak zaman ve doktor mesaisiyle alakalı.)

Çocukluğumdan beri filmlerini çok sevdiğim ve hayal gücüne hayran olduğum Hayao Miyazaki’nin Castle in the Sky (1986) filmi gökyüzünde çok gelişmiş neden yıkıldığı belli olmayan bir medeniyetin izlerini arayan çocukları anlatıyordu. Gökyüzünde buldukları mekân yeşil otlar içindeydi, paslı robotlar ve binaları kaplayan sarmaşıklar vardı. Çocukken izlediğimde “Orada olmalıyım,” dediğimi hatırlıyorum. Hollywood için yabancı olmayan bu senaryoyu çok beğenmiştim. Klişe “Geçmiş mi gelecek mi?” sorusuna “Medeniyetin çöküp her yeri ağaçların ve yeşil otların olduğunu yer.” derim. Yalnız zombi ya da kötü şeyler olmasın, o anın keyfini çıkarmam lazım. Galiba bu yüzden dünya üzerinde en çok görmek istediğim yer Petra Antik Kenti. Antik şehirlerin mermerden ve taştan yapıları artık doğanın bir parça gibi görünüyor. Şehirlerden sıkılıp buraları terk ettiğimizde, arkamızda ne kadar büyük bir kalıntı bırakacağımızın farkında mıyız?

Galiba dünyanın kötü bir yer olduğu konusunda en fikiriz. Yoksa sanatla edebiyatla aramız bu kadar iyi olmazdı. Doğayla anlaşabileceğimizi sanmıyorum. Ama bir gün hepimiz gittiğimizde, evimin temelinden çıkacak otun hangisi olacağını merak ediyorum. Hala asfaltın arasında çıkan küçük otlar bana umut veriyor. İnternet güzel, internet beni sizle buluşturuyor. Ama bir şeyler eksik kalıyor. Bu eksikler bizi bize bizce anlatıyor.

Not: Ben deneme yazarı değilim. Sadece kafamda dolaşan şeyleri tımar edip size ulaştırıyorum…

Ya da ufak tefek detaylar komik bir şekilde anlatıyorum. Şimdi gülmedim diyebilirsin. Yapacak tek şey baştan okumak… Sonuçta senin için bunlar, ben zaten biliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir