Kırgız edebiyatı yazarlarından olan Sultan Raev “Tımarhane” adlı eserinde, Türk coğrafyasında uygulanmaya çalışılan Panslavizm politikası sonucunda oluşan mankurtlaştırma çabasını, yaşanan dramları, homo-sovyeticus oluşturma çabalarını metaforlaştırarak yer vermiştir. Raey, Tımarhane’yi sıra dışı bir kurguyla kaleme almış ve eser içerisinde Kırgız milli kimliğini oluşturan diğer edebi eserler ve aydınlar üzerinde ağırlıklı olarak durmuştur. Romanın ana temasını mankurtlaşma olarak vermiş ve bu noktada romandaki en büyük günah kendini bilmemek, ruhunu kaybetmiş olmaktır. Eserde ayrıca yaptığı Sovyet Rusya göndermeleriyle birlikte artık mankurtlaşmanın deve derisiyle değil, enjekte edilen ideolojilerle olduğunu göstermeye çalışır. Sadece Sovyet Rusya göndermeleri ile kalmamış; mitoloji, tarih ve semai dinlerden yararlanarak oluşturduğu sembollerle alegorik bir eser oluşturmuştur. Eser, adından da anlaşılacağı üzere bir tımarhane içerisinde bulunan yedi “deli”yi anlatmaktadır. Bu yedi deli, geçmişlerinde yaptıkları günahların sonucunda tımarhaneye kapatılmış insanlardır. İlk başta üzerinde durulması gereken asıl konu, eserin adıdır. Sembolik açıdan kullanılan “tımarhane” her ne kadar eser içerisinde gerçek bir akıl hastanesinden bahsetse de aslında Raev’in, tımarhane olarak vermek istediği farklıdır. Kitabın üçüncü bölümünde, İmparator karakterinin tımarhanenin karanlık odasında, titreyen kibrit ışığının son anlarında gördüğü “Deliler Ülkesi” içinde bulundukları tımarhanedir. Deliler Ülkesi olarak nitelenen bu yer aslında Sovyet Rusya’nın ta kendisidir. Söz konusu dönemde Rusya’nın içinde bulunduğu dönem göz önüne alındığı zaman bu isimlendirmenin doğru olduğunu görebiliyoruz.

“Deli dediğin delidir, onlar için düzene ne gerek var ki? Deliler o bıyıklı başhekimin gölgesinden bile korkar, onu gördüklerinde hayatlarının son dakikasını yaşıyor gibi bir hisse kapılırlardı. Bıyıklı ‘Eğer burada düzen olmaz ise hepinizi mahvederim, hiçbiriniz buradan diri çıkamazsınız’ demişti.” (s.47) 

Eserde yine İmparator’un kısmında geçen ve tımarhaneyi tanımlayan bu kısımda bahsedilen başhekim de Deliler Ülkesinin aslında Sovyet Rusya olduğunu açıklar niteliktedir. Sadece bıyıklı oluşu ve sürekli bir düzen oturtmaya çalışması, tüm kitapları yaktırtması, devamlı olarak delilere sülfalazin iğnesi vurdurtarak onlara benliklerini unutturmaya çalışan başhekim, tımarhanenin de yöneticisidir. Bu durumda başhekimin okuyucuya çizilen portresiyle ve tımarhanenin Deliler Ülkesi oluşundan yola çıkılarak, tımarhanenin Sovyet Rusya, başhekimin de Stalin’i yansıttığını görürüz. Kurduğu baskıcı yönetim ve fiziksel olarak sadece bıyığının çizilmesi açısından başhekim, Stalin’in sembolü haline gelmiştir.

Rusya’da, Stalin’in kurmaya çalıştığı yönetime bakıldığı zaman da bu imaj netleşir. Çarlık rejiminin azınlıklara bir vaat vermemesine rağmen Bolşevik iktidarı, Türk ve Müslüman halklara bağımsızlık ve kendi geleceklerini oluşturmalarını vaat eder. Lenin’in bu yaklaşımı, Rusya’da Türk-Müslüman nüfusu etkilemiştir. Bu vaatler sonrasında birçok Müslüman genç, Komünist Partisine üye olsa da bu algı uzun zaman sürmez. Sosyalizme yakın olan aydınlar, Bolşevik söylemlerinin ve eylemlerinin arasındaki uçurumu görürler. Böylece, Bolşeviklerle uyum içinde yaşayan Türkler dâhil otuzlu yıllarda görülen Stalin yönetiminin kurbanı olurlar. Stalin, Hitler ve Mussolini gibi diktatör bir yönetim uygular. Stalin’in bu diktatörlüğü “totaliter rejim” olarak adlandırılmıştır. “Demokratik hakların ve özgürlüklerin tümüyle baskı altında tutulduğu, siyasal erkin bir elde toplandığı, teröre, baskıya ve zulme dayalı devlet yönetimi” (Püskülloğlu, 2004, s. 1345) olarak tanımlanan totaliter rejim, Stalin yönetimi boyunca fazlaca hissedilir.

Bu totaliter rejim, kitapta başhekim üzerinden verilir. Başhekim hastalar üzerinde bir baskı kurar ve onlarda büyük bir korku oluşturur. Tüm emirler ve yasaklar onun elinden çıkmıştır. Tımarhanedeki herkes onun sözüne uymak zorundadır, eğer uymazlarsa sonucu ya iğne ya da ölümdür.

“Tımarhanedeki iri yarı ve bıyıklı başhekim ‘Sen delisin’ demişti. İmparator da kafasını bile kaldırmaya gerek duymadan ‘Evet, ben deliyim’ diyordu.” 

Yazar özellikle tımarhanenin tasvir edildiği kısımlarda kullanılan sembollerle de Stalin’in baskıcı yönetimine göndermelerde bulunur. 

“Bu karanlık gecede, ölümün sessizliği içinde tımarhanede olduğunu hatırladı ama burası tımarhaneye bile benzemiyordu. Karanlığın tutsağı olan kapısız duvarlar, neden ve kim tarafından konulduğu belli olmayan bir ayna ve odanın köşesinde büzülüp kirpi gibi uyuyan kara bir yılan.” 

Yedi deliden biri olan İmparator’un tımarhaneye geldiği ilk günden beri en büyük isteği tımarhaneden kaçmaktır. Deliler Ülkesine geldiğini fark eden İmparator, buradaki düzenin ve onu sürekli takip eden bir karayılanın onu öldüreceğini düşünerek buradan kaçmak ister. Geçmiş yaşamında ona, bir yılan tarafından öldürüleceğini söyleyen falcı onu çok etkilemiştir. Odadaki köşede kıvrılmış yatan yılanın her gün onu öldüreceği korkusuyla yaşamak istememektedir.

Karanlık ve ölüm sessizliği içinde tasvir edilen bu yer, kaosu temsil etmektedir. Kapısı ya da çıkışı olmayan bu karanlık duvarların içinde sadece İmparator, yılan ve ayna yer almaktadır. Duvarlar varsa, kesinlikle bir çıkış kapısının da olması gerektiğini düşünen İmparator, bir çıkış arayışı içine girse de elinde olan tek şey aynadır. Aynaya bakmaya, kendisini görmeye çalışsa da başaramaz. “Neden ve kim tarafından koyulduğu belli olmayan” ayna, kapı görevini görmektedir. Raev, roman içerisinde ayna sembolünü sürekli yineler. Aslında ayna burada karşımıza bir metafor olarak çıkmaktadır. Ayna, kişinin kendisini gördüğü, kendisiyle yüzleştiği bir alandır. Kişinin kendini arama yolcuğunun başlangıcıdır. Gerçeğin dışarıda değil de kişinin kendisinde olduğunu hatırlatarak burada Mantıku’t-tayr adlı esere bir gönderme olduğunu da düşünebiliriz. Işık olmadan kendisini göremeyen İmparator, Mantıku’t-tayr mesnevisindeki otuz kuşu, ışıksa yol göstericiliğiyle Hüdhüd kuşunu, ayna ise Simurg’u temsil etmektedir. “‘Aynada kendimi göreceğim’ derken karanlıktan hiçbir şey göremedi.” Kendisini göremeyen karakter, gerçeğiyle yüzleşemez ve dolayısıyla da gerçeklerden habersiz, kendisini ve ruhunu, benliğini kaybetmiş bir şekilde olduğunu gösterir. “Öbür dünyanın ilk kapısı ayna olacak” diyen yazar, deliler ülkesinden kurtuluşa açılacak kapıların, ancak insanların kendileriyle yüzleşmesiyle yani ruhlarını bulmalarıyla olacağını anlatır.

Kendisini göremeyen ve bu şekilde kendisini unutmuş olan kişi, yine Stalin dönemi uygulamalarını hatırlatmaktadır. Gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda kendi değerlerini yozlaştırma ve unutturmayla birlikte, nitelikleri belirlenmiş kişilikler oluşturma amacı güder. Beklenilen bu yöndeyken, bu uygulamaya karşı olanlar ve direnenler üstünde yoğun bir baskı kurarak cezalandıran bu yönetim, odada İmparator’u bekleyen karayılan gibidir. Yılan da onları sürekli gözetleyen bir göz olarak, hiçbir zaman karakterlerin başından ayrılmaz. 

Dönemin ideolojisi, dinsel ve ulusal kimliklerin törpülenmesi ve yok edilmesi üzerinde kurulan, homo-sovieticus yaratma üzerinedir. Bu da mankurtlaşmış bireyler doğurur. Bu kimliksizlendirme politikası, romanda vurulan iğneler ve isim verme motifiyle sağlanır. Deliler, tımarhaneye geldikten sonra başhekim hepsine birer isim verir. Deliler gerçek isimlerini ve geçmişlerini hatırlamamaktadırlar.

“Onun gerçek ismini kimse bilmiyordu. Fakat diğerleri ona Lir diye hitap ediyordu.”  

“Kozuçak (…) İsminin ne zaman ve kim tarafından konduğunu kendisi dâhil kimse bilmezdi.” 

“Tais Afinskaya (…) Onun da gerçek adını kimse bilmezdi.”  

“Kleopatra ismini ona başhekimin verdiği söylenir ve Kleopatra gerçek adını kimseye söylemek istemezdi. (Son günlerde gerçek adını kendisi de unutmaya başlamıştı.)”  

“İsimlerini alalı çok zaman geçtiği için kendi adlarını unutmuşlardı. Gerçek adlarını hatırlamayıp deliler ülkesinde bırakarak, başhekimin verdiği isimlerle kutsal topraklara gidiyorlardı.”  

“Bu yedisinin içinde en az konuşan Cengiz Han’ın tımarhanedeki ismi de başka idi. Ama ona 

Cengiz Han isminin nasıl verildiğini kendisi de bilmiyordu.”

Sultan Raev ile aynı topraklarda yaşamış olan Cengiz Aytmatov’un Manas Destanından çıkardığı “mankurt” kavramıyla, mankurtlaşmış birey ve toplumların dramı bu kitabın ana kaygısıdır. Mankurt efsanesine göre vakti zamanında bölgenin yerli halkı Juan-Juanlar arasında toprak savaşı yaşanmaktaydı. Galip gelen Juan-Juanlar aldıkları esirlerin bazılarını köle olarak başka köylere satarlardı. Gücü kuvveti yerinde olan esirlerine ise akıl almaz işkenceler uygularlardı. Bu işkence, esirlerin hafızalarını kaybedip adeta delirmelerine yol açmış, onları Juan-Juanlara sadık kölelere dönüştürmüştür. Juan-Juanlar önce esirlerin saçlarını tamamen tıraş eder ve arkasından hemen bir deve keserek, devenin en kalın yeri olan boynundan parçalar keser, ardından bu kalın deriyi henüz kanı temizlenmeden esirin tıraşlı başına sımsıkı sararlardı. Buna dayanamayan esirler ölürdü. Onlar için ölüm bir kurtuluştu. Ölmeyenleri de boyunlarına boyunduruk takarak, ıssız bir çölde elleri ve kolları bağlı bir şekilde güneşin kavurucu sıcağı altına bırakırlardı. Esirler için asıl işkence ise, tıraşlı kafalarından yeni yeni çıkmaya başlayan saçların, deve derisini delip geçemeyeceği için kafalarının içine doğru büyümesidir. . Kafa derisini delerek geçen saçlar en sonunda esirin büyük acılar çekerek aklını kaybetmesini ve kendisini unutmasına neden olur. İşkencenin beşinci gününde Juan-Juanlar esirleri bu durumdan kurtararak kendilerini bir kurtarıcı olarak tanıtır ve onları en sadık köleleri olarak çalıştırmaya başlar. Esir artık bir insan değil, mankurttur.

Yazar Raev bu mankurtlaşmayı, Aytmatov’un aksine deve derisiyle değil iğne metaforuyla sağlamaktadır. “Rusların dediği gibi ‘Dünya büyük bir tımarhanedir. Biz de o tımarhanenin hastalarıyız!’ Bizi iğnelerle beslerler.” (s.14) İğneyle birlikte, delilerin atardamarlarından vurulan şey sülfasalazindir. Sülfasalazin mani, depresyon ve psikoz gibi ciddi psikiyatrik bozukluklar da dâhil olmak üzere merkezi sinir sistemi üzerinde olumsuz etkilere yol açmaktadır. İğne etkisiyle kendisini kaybeden ve mankurtlaşan deli, totaliter sistemlerde bilinçli çabayla bireylerin ideolojik körlük ve kölelik durumuna getirilmiş olarak karşımıza çıkar. Bu sayede bireyler rejime (başhekim) körü körüne bağlanan, düşünmeyen, sorgulamayan, yabancılaşmış mankurtlar oluşturur. Tımarhane kitabının ana izleğini oluşturan bu durumu Raev, “Bizi iğnelerle beslerler” diyerek anlatır.

Ecenur GÜLMEN

Kaynakça 

Dalar, Tuba (2019), Sultan Raev’in Tımarhane’sinden Okunan Sovyet İdeolojisi, The Journal of Social Sciences, sayı: 42, syf. 241-253 

Raev, Sultan (2018), Tımarhane, (çev. Orhan Söylemez – Kemal Göz), Bengü Yay. Ankara 

Ercilasun, Güljanat (2007), Stalin Döneminde Kazak Aydınların Tasfiyesi / Stalin ve Türk Dünyası (haz. Emine Gürsoy Naskali – Laisan Şahin), Kaknüs Yay., İstanbul, ss. 127-136 

Korkmaz Ramazan (2008), Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri, Grafiker Yay. Ankara 

Söylemez, Orhan (2011), Hakikati Yeterince Savunmak: Sultan Raev, Turkish Studies, Volume 6/3, p.93-99 

One Reply to “Sultan Raev’in “Tımarhane” Adlı Romanı ve Mankurtlaşma”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir