Kırmızı ya da mavi hap… Matrix evreni dediğimizde akla gelen ikonik sahnelerden ilki budur genelde. Ancak filmi her izlediğimde, beni sorgulamaya iten başka bir sahne olmuştur; sevgili hainimiz Cypher’ın bir bifteği afiyetle mideye indirdiği sahne. O güzel, sulu ve lezzetli bifteği ağzına atmadan önce aklında tek bir şey var. Bifteğin gerçek olmadığı. Sevgili Cypher, bifteği yerken lezzet almadığından bahsetmese de gerçek sandığı hissin sanal olmasından rahatsız.

Beni sorgulamaya iten şey ise tam olarak bu noktada başladı. Olmayan bir şeyin tadını almak, olmayan bir sesi duymak, olmayan bir şeyi görmek… Bunları uyanıkken yaşarsanız size deli derler ama bunları uyuyorken ‘yaşamak’ oldukça normal. Rüyalar, bizim delilik sınırlarını aştığımızda da normal olduğumuz, kendi yaratımımız olan dünyalardır. O dünyada en korktuğunuz canlıların sırtına binebilir, cüce savaşçılarıyla efsanevi güçleri olan bir baltayı ele geçirmek için savaşabilir, lazer kılıcıyla adam doğrayabilir, çok güzel kadınlarla beraber olabilir ya da çok basit bir şekilde bakkala gidebilirsiniz. Bu çılgınlıkların hepsi, olmayan cisimleri görerek, olmayan sesleri duyarak olur. İşte asıl çılgınlık budur. Yatağımızda karanlıkta uyurken, bir katili kovaladığımızı sanmak. Yine de rüyaların tamamen fiziksel dünyadan soyutlandığını söylemek düpedüz bir gaflettir. Çünkü hepimiz çölde yürüdüğümüz bir rüyadan uyandıktan sonra su içmeye gitmişizdir. Elbette burada susamamıza sebep olan rüyada gördüklerimiz değildir, rüyada gördüklerimiz susamamızın bir yansımasıdır. Gerçeklik ve rüyaların bağlantısı sadece bununla da sınırlı değil elbette. 

Bu konuda birçok farklı yorum olsa da en bilineni, Sigmund Freud’un rüya teorisidir. Bu teoriye göre rüyalarda yaşadıklarımız, farkında olmadığımız ve gerçek dünyada yaşadığımız farklı hezeyanların yansımalarıdır. Freud bu şekilde bir insanın bilinçaltının analiz edilebileceğini savunmuştur. Çocukluk döneminde yaşanmış bir travmanın ya da bastırılmış bir dürtünün, Freud burada beklenildiği gibi cinselliğe de gönderme yapar, şekil ya da boyut değiştirerek rüyada bir yansıma oluşturacağını iddia eder. Ancak Freud’a göre yorumlamanın doğru yapılabilmesi için, rüyayı gören kişinin mutlak şekilde kendini açması ve yorumlayan kişinin psikanaliz konusunda uzman olması gerekmektedir.

Bir başka yoruma göre rüyalar beyin sapı adı verilen organdaki elektrik sinyallerinin ön beyinde bulunan duyu nöronlarının yoğun olduğu bölgeler tarafından yorumlanması ile oluşur. Söz konusu elektrik sinyallerinin de gün içinde gördüğümüz imgelerin, duyduğumuz seslerin, aldığımız kokuların, hissettiklerimizin bir yansıması olduğu düşünülür.

Bunu şu şekilde hayal edebiliriz: Gün içinde yaşadığımız olayları, hissettiklerimizi, gördüklerimizi, duyduklarımızı ve hatta yapıp ama yaptığımızın farkında olmadığımız şeylerin hepsini kâğıtlara yazıp bir torbaya atalım. Sonrasında bu torbadan rastgele kartlar çekelim. Önce bir kuş resmi, ardından da bir inek sesi çektiğimizi varsayalım. İşte bu iki sinyal art arda geldiğinde, rüyamızda inek sesi çıkaran bir kuş görüyoruz. Bu iki yorumun da kesin gerçek olmadığını belirtmekte fayda var. Ancak ne olursa olsun bu yorumlar bize belli iki noktayı işaret ediyor: Rüyada gerçek hislerle sanal hislerin birbirine bağlantılı olduğunu ve gerçeklik ile rüyanın arasındaki perdenin çok ince olduğunu. Sanırım bunlardan dolayı ne zaman rüyaya daldığımızı tam olarak kestiremiyoruz.  Fakat zaman zaman rüyada olduğumuzu anlayabiliyoruz, bazen ben de bazılarınız gibi rüyada olduğumu anlasam da bu sürekli olan bir durum değil elbette.  Kaldı ki rüyanın içinde bu farkındalığa ulaşmanın da gerçeklik algısı ile pek bağlantısı olmuyor. Bir anda bir şekilde rüyada olduğunuzu fark ediyorsunuz sadece.

Beynimiz bize o kadar gerçekçi bir evren yaratıyor ki… Bu gerçekliğin karşısında hiçbir kitap, hiçbir masal, hiçbir film boy ölçüşemez. En güzel bilim kurgu filmlerini, en güzel fantastik hikâyeleri bize öyle güzel anlatıyor ki en saçmalarına bile inanıyoruz. Üstelik bunu her gece ortalama 20-25 defa yapıyor. Evet, 20 –25 defa yapıyor ve biz bunların neredeyse hiçbirini hatırlamıyoruz. İnsan beyni bu tecrübelerini büyük oranda silip atmakta. Kalanlar ise ya bizi tir tir titretecek kadar korkutan ya da asla olamayacağımız kadar mutlu eden rüyalar.

Rüyalar hakkında söylenecek çok fazla şey var ancak gerçekliğinden emin olduğumuz şeylerin oranı çok daha az, tıpkı rüyalarda yaşadıklarımız gibi. Bu bence güzel bir ironi olsa da sanırım rüyaların bize ne söylediği hakkındaki gizemi bir kat daha artırıyor. Bu gizemi çözme işinde ise katledilmesi gereken uzun bir yol var. Şimdilik bize düşen, güzel rüyalar görmeyi ummak.

Mustafa Berk DABANCA

Kapak İllüstrasyonu: “Sweet Dreams” by Jeremiah Morelli, 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir