Eski Yunanca mythologia kelimesinden dilimize geçen mitoloji, myth ve logos kelimelerinin birleşiminden oluşur. Myth söylenen sözün, anlatılan öykünün içeriği iken logos başta Herakleitos olmak üzere İonya düşünürleri tarafından türetilen bir sözdür. Onlara göre logos gerçeğin insan sözüyle dile gelmesidir. ( Erhat, 1996: 2) Sözlük anlamıyla “mitleri, doğuşlarını, anlamlarını yorumlayan, inceleyen bilim” olarak mitolojiyi bir şekle sıkıştırmak mümkün olsa da bundan çok daha fazlasını içeren bu sözlü kültür insanlığın içe ve köklerine dönüşü ile atalarının genlerine sirayet etmiş inanç ihtiyacının günümüze taşınmasında büyük bir rol üstlenir. Her toplumun kökleri, yaşadıkları coğrafya, beslenme şekilleri, uğraşları farklı olsa da inanç kavramı ortak bir kökten gelmektedir. Hangi milletin mitolojisine bakılırsa bakılsın ortak motifler, inanış şekilleri, âdetler görmek mümkündür. Bu bakımdan mitoloji geçmişten günümüze insanlığı bağlayıcı en önemli halat, aynı zamanda insanlığın ruhani potansiyelinin metaforudur. Her millette ve kültürde fonksiyonları, ele alınış şekilleri değişse de ortak öz aynı kökten tüm insanlığa yayılır. Mitolojiyi varlığı ve kozmosu anlatan bir öyküler bütünü olarak ele aldığımızda onu, edebiyat ve sanatın ardındaki şey olarak görürüz. “ Mit bir anlatım türü olarak öyküdür ama sıradan bir öykü değil kutsal öyküdür. Bu yüzden de gerçek ve hakiki olduğuna inanılır. Geleneksel halk hikâyeleri kategorisinde değerlendirmekle birlikte mitler bu kategori içinde yer alan destan, efsane, masal ve halk hikâyelerinden ayrılır. “ (Batuk, 2009: 51) Bu tanım aslında mitolojiyi insanlığın kamusal rüyaları olarak gören Campbell’in tanımının temel sebebidir. Deneyimlerimiz, yok olmanın ve var olmanın gizemine olan merakımız, aşklarımız ve savaşlarımız mitolojinin oluşmasına olanak sağlar. Bir bakıma mitoloji bu unsurların bütünüdür.

Edebiyattan ve sanattan söz etmek gerekirse önce şiir vardı. Önceleri dini bir tavır gösteren şiir sonrasında din dışı konulara eğilip edebiyat dünyasının en küçük, aynı zamanda en derin parçası hâlini aldı. Türk şiiri de bu tarihi çizgiyi izleyerek dinî ayinlerde söylenilen şiirlerden din dışı konulara doğru gelişim göstermiştir. Böylece Türk edebiyatı içindeki en zengin tür hâlini almıştır. İlk sözün şiirle başlaması bir bakıma ilk aşkların, tarihin, savaşların, inanışların şiirler aracılığı ile anlatılması demektir. Böylece şiir sözlü kültürün taşınmasında önemli bir unsur hâline gelmiştir. Mitoloji, geçmişte insandan insana sözle aktarılan hikâyelerken günümüz ve yakın geçmişte eserler içerisinde simgeler, okuyucuyu çeken etkileyici unsurlar olarak yer almaktadır. Mitolojik motifleri ayinlerinde yaşamayan; kâhinleri, ozanları, tanrıbilimcileri ya da filozofları eliyle yorumlamayan; sanatında yansıtmayan; şarkılarında övmeyen ve yaşama güç katan düşlerinde coşku içerisinde denemeyen insan topluluğu yoktur. (Campbell, 1995: 11) Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ şiirlerde anlatılan mitolojik öyküler, fantastik karakterler, büyülü güçler Campbell’in bu görüşünün en büyük kanıtıdır. Taşıdıkları sezgi gücü, yer yer insan yaradılışındaki zaaf ve tutkuları, çağlar üstü bir kesinliğe, çok yönlü bir kullanış imkânına bağlamış olmalarıyla mitoslar, bugün de sanatın yararlandığı bir ilham ve kültür kaynağıdırlar. ( Necatigil, 1988: 4)

Mitolojiye şiirlerinde geniş bir yer ayıran Melih Cevdet Anday zamansız ve hiçbir akıma tamamen ait olmamış bir şairdir. Hayatının farklı dönemlerinde şiirlerinin fonksiyonları, temel aldığı görüşler değişiklik göstermiştir. Şiir hayatının başlangıcında yer edinen garip akımı Orhan Veli’nin ölümü ile beraber Anday’ı imgelerle dolu bir dünyaya yönlendirir. Kolları Bağlı Odysseus şiiri onun içi dönüm noktası olmuş, poetikasının değişimi bu şiirle beraber baş göstermiştir. Bilhassa bu dönemde yazdığı şiirlerindeki mitoloji yoğunluğunu ve imgesel anlatımın sebebini kendisi “Antik Anadolu eskiden beri merak konumdu. Yahya Kemal kendini Osmanlı ile sınırlamıştı; Kavafis, Hellenistik dönemden esinleniyordu; deyim yerinde ise ben de şiirim için gerekli bulduğum Hümanizmayı eski Anadolu’da aradım. Onun üstünde çalışırken, günümüzü yazdığım duygusuna kapılıyorum. Başka türlüsü de işe yaramazdı zaten. Hitit’ten, Frigya’dan, Likya’dan bir kişi ya da bir olay anlatırken kendimi o zamanda, o olayı günümüzde varsayıyorum. Zaman teması böylece benim mitologya merakımla birleşiyor. Zamanın geçişinin kaldırılıvermesi bu eski masallara birden bire güncellik kazandırıveriyor.” şeklinde açıklar. Bizim onun şiirinde gördüğümüz de bu zamansızlıktır. Bundan yüzyıllar önce insanların dilinde gezinen öyküler modern insanın bunalımlarının bir yansıması hâlini alır onun şiirinde. Aşkın, acının, kederin, savaşın; milleti, dili, zamanı yoktur. Daphne’nin tüm kalbiyle ettiği yakarış, Kirke’nin aşkı, Icarus’un yalnızlığı hepimizindir. Bunlar ruhani metaforlar olduğu kadar Anday’ın şiirinde dil ve tema açısından değişimin mihenk taşlarıdır. Çünkü artık onun amacı gündelik yaşam değil varlıkları farklı boyutları ile ele alarak derinleştirmektir.

Apollo and Daphne- John William Waterhouse

“Eskiden, çok eskiden yeryüzünde
Güzelliği dillere destan
Bir kız vardı, adı Defne
Upuzun saçları altın sarısıydı
Dolaşırdı kuytu ormanlarda bütün gün
Postu rengârenk hayvanların peşinde
Defne peri padişahının kızıydı. “

Yunan mitolojisine ait Daphne ile Apollon efsanesi, tanrı Apollon ile peri kızı Daphne arasında geçen bir aşk hikâyesidir. Tanrı Apollon bir gün ırmak kenarında güzeller güzeli bir peri kızı görür ve ona âşık olur. Onunla beraber olmak ister ve ona yaklaşır. Ancak Daphne tanrılarla sevişen kadınların başına gelenleri bildiğinden kaçmaya başlar. Uzun bir kovalamaca başlar. Ancak bir an gelir ki Apollon peri kızına saçlarını hissedecek kadar yaklaşır. Yakalanacağını anlayan Daphne toprak anaya yalvarır. “Ey toprak ana! Beni ört, beni sakla, beni koru.” Kızın bu acıklı haykırışı ile beraber vücudu yavaş yavaş şekil değiştirir, saçları yapraklara dönüşür, ayakları kök olup toprağa dalar, bir defne ağacı oluverir. Bu manzara karşısında şaşıran Apollon ağaca dönüşmüş Daphne’ye sarılır “Defne, bundan sonra sen, Apollon’un kutsal ağacı olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların, başımın çelengi olacak. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar, hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler. Şarkılarda, şiirlerde adımız yan yana geçecek.” Bu cümleler üzerine ağaç dallarıyla Apollon’u selamlar. Bu şiirde Anday var olan bir efsaneyi kendi üslubu ve bakışıyla yeniden yorumlamıştır.

“Doğum çoğuldur, ölüm tekil
Mumdandı aç tutkumun kanatları
Uçuyordum sevinç içinde. “

İkaros’un Ölümü şiiri Yunan mitolojisinde yer alan Icarus’un Düşüşü efsanesinin insanlığın yalnızlığı ve toplum içinde yaşadığı bunalım temel alınarak yazılmış bir örneğidir. Yetenekli bir heykeltıraş olan Daidalus’un oğlu Icarus babasının işlediği suçlar sebebiyle onunla bir labirentte mahkûmdur. Ancak babası sivri zekâsıyla onları bu labirentten çıkarmaya kararlıdır ve kısa bir süre sonra aklına bir fikir gelir: Bal mumu ve tüylerden, tıpkı kuşlarda olduğu gibi kendilerine kanat yapmak. Çünkü ancak uçarak bu labirentten çıkabileceğine inanmaktadır. Aklına gelen bu fikri uygulamaya koyan Daidalus ahşap bir sistem üzerine kuş tüylerini yerleştirir ve onları bal mumu ile destekler. İki çift kanat en sonunda hazır olur. Birini oğluna diğerini ise kendisine takan Daidalus artık kaçmak için hazırdır. Daidalus uçmadan önce oğluna, çok alçaktan uçarsa denize düşeceğini, çok yüksekten uçarsa güneş ışınları yüzünden kanatlarını kaybedeceğini söyler. Icarus’u dengeli bir şekilde uçması gerektiği konusunda sıkı sıkı tembihledikten sonra ikisi de uçmaya başlarlar. Icarus uçuşu sırasında babasının sözlerini unutur ve dengeli bir uçuş gerçekleştirmez. Icarus ya başarısından dolayı ya hava sarhoşluğu nedeniyle ya da uçmanın verdiği özgürlük hissiyle daha da yükseğe uçmaya başlar. Genç adam öyle yükselir ki Güneş Tanrısı Helios bunu kendisine karşı bir saygısızlık olarak algılar. Güneş ışınları Icarus yükseldikçe bal mumunu eritir ve kanatlarını yakmaya başlar. Bunun üzerine Icarus tepetaklak olur ve hızla denize düşer, boğularak ölür.

Şiirin devamında Anday bu ölümü şu şekilde anlatır:

“Çift sürüyordu bir köylü iki büklüm
Kalkmak üzereydi ak bir gemi limandan
Denize düşeni kimse görmedi.

Herkes işinde gücündeydi
Ve acı çekmeği unuttum.”

Anday şiirinde Icarus ve onun yalnızlığını ölümü fark etmeyen köylüler ile anlatmış yalnızlığa zamansızlığın kanadı demiştir. Bu sebeple anlatmak istediği salt bir mitolojik hikâyeden daha ziyade hangi çağda olursa olsun değişmeyen yalnızlığın kalbimize sirayet edişidir.

“Kara gemi Okeanos ırmağının
Akıntısından kurtulup tanrısal
Denizde Ayaye adasına varınca
Onu kumsala çektik ve uykuya
Dalarak tanrısal şafağı bekledik.”

Circe Offering The Cup to Ulysses – John William Waterhouse

Anday, Kolları Bağlı Odysseus şiirinin yukarıda başlangıcı bulunan dördüncü bölümü için “Odysseus’un Troya dönüşü, kendi adasını İthaca’yı bulmak için oradan oraya gezip çırpınması ve sonunda Tanrıça Kirke’den yararlanmaya kalkması, bu parçanın özünü sağlar. Ancak benim dikkatime çarpan şu oldu: Tanrıça Kirke, her şeyi olduğu gibi söyleyeceğini ileri sürmesine karşılık, Odysseus’u gene de kendi kararı ile baş başa bırakıyordu. Onun sakınılması gerektiğini söylediği tek şey, Sirenlerle ilgili idi. Kitabımın dördüncü bölümünde bu öyküyü kendime göre yorumladım, değerlendirdim.” ( Anday, 2012: 173) açıklamasını ekler. Şair bize öyküyü direkt vermektense şiirinin düşünsel temelini oluşturan konu olarak sunmuştur. Şiirde öyküyü gördüğümüz kadar Anday’ın sanatçı tavrını, esinlenmelerini, şiirini ve dönemini de görürüz.

“Tanrıçaların en tanrısalı
Güzel belikli Kirke eyitti:
‘Sen Odysseus iki ölümlüsün
Hades’i gördün daha yaşarken
Güneş doğmayan neşesiz ülkeyi”

Şiirin dördüncü bölümüne konu olmuş Kirke, Odysseus’un maceralarında başlıca rolü olan büyülü bir tanrıçadır. Uzun bir yolculuktan dönen Odysseus ve arkadaşları soluklanmak için Kirke’nin adasında konaklarlar. Arkadaşlarının aç kalmaması için ava giden Odysseus, Kirke’nin evini görür ve birkaç dostunu oraya gönderir. Arkadaşları eve vardıklarında Kirke’yi dışarı çağırır ancak Kirke tam tersini yaparak onları içeri alır. Sonra ise onları domuza dönüştürür. Olanları duyan Tanrı Hermes Odysseus’a ne yapması gerektiğine dair öğütler verir, Kirke’yi nasıl alt edeceğini söyler. Kirke ona zehirli şarabı içireceği anda, içine tanrının onun için kopardığı Moly diye sihirli bir bitkiyi atacak ve kılıcıyla saldırıp tanrıçayı alt edecek, kendisine ve arkadaşlarına bir kötülük yapmayacağına ant içirecektir. Öyle de olur. Kirke Odysseus’un bu hareketi karşında ona âşık olur ve arkadaşlarını tekrar insana dönüştürür. Böylece Odysseus, tanrıçanın konağında bir seneyi aşkın kalır. Ancak Kirke’nin amacı onunla evlenmektir. Bu durum karşısında arkadaşları Odysseus’u uyarır, evlerine dönmeleri gerektiğini hatırlatır. Kirke zorla da olsa razı olur fakat önce Ölüler Diyarı’na gidip Teiresias’ın ruhuna danışması gerektiğini bildirir. Bundan sonra ise Odysseus’un Hades yolculuğu anlatılır. Dönüşte Odysseus gene Aiaie Adası’na uğrar, bu kez, Kirke ilerideki yolculuğun nasıl düzenlenmesi gerektiğini Sirenlerden, Skylla ve Kharybdis’ten nasıl korunacaklarını anlatır. Kirke’nin söyledikleri tamamen doğru çıkar ve sonunda Odysseus’un selameti büyücü tanrıçanın öğütlerine borçlu olur.

“İyi dinle söyleyeceklerimi
Her şeyi olduğu gibi anlatacağım sana
Ki yeni uğursuzluklar yüzünden
Denizler ortasında kalma bir daha.
Önce sirenlere rast geleceksiziniz
Koruyun onlardan kendinizi”

Anday, Kirke’nin âşık olduğu adam Odysseus’a yaptığı uyarıları dördüncü bölümde kendine özgü bir tarzda ele almış ancak Homeros’un şiirsel tavrı ve benzetmelerini kullanmaktan da kaçınmamıştır.

Bölüm içinde geçen Okeanos, Yunan mitolojisinde suların ve okyanusların sahibi titandır. “Hesiodos’a göre, Toprak ana Gaia Khaos’tan çıkar çıkmaz kendi kendine Uranos’la Pontos’u, yani Gök’le Deniz’i yaratır, sonra da Uranos’la “sarmaşıp kucaklaşıp doğurdu derin anaforlu Okeanos’u” (Erhat, 1996: 221) şeklinde tanımlanır.

Hades ise Yunan mitolojisinde yer altı ve ölüm tanrısıdır. Yeraltındaki ölüler ülkesinin tanrısı Hades, Aidoneus ve Plüton (zengin) adlarıyla da anılır. “Görünmez” anlamına gelen Hades adı hem tanrının kendisi, hem de egemen olduğu ölüler ülkesi için kullanılır. (Erhat, 1996: 114)

“Nergis ile dünyaya geldiğinde
Su perisi olan anası
Ona baktı da uzun uzun
Ya bu dünya güzeli çocuk
Göze gelirse diye meraklandı”

Echo and Narcissus- John William Waterhouse

Kitabının Masal bölümünde yer alan Nergis ile Yankı şiiri, Yunan mitolojisinde yer alan ve birçok aşk hikâyesine konu olan Echo ve Narkissos efsanesinin Anday’ın üslubuyla uyarlanışıdır. Hera tarafından konuşma yetisi alınarak cezalandırılan su perisi Echo bir gün güzeller güzeli Narkissos ile karşılır ve ona âşık olur. Ancak Narkissos perinin dilsizliğinden ürküp onun aşkına karşılık vermez ve yanından uzaklaşır. Bu karşılıksız aşk sonucunda Echo günden güne yok olur ve onda geriye “yankı” dediğimiz kayalara çarpan ve tekrar eden sesler bütünü kalır. Bu duruma çok sinirlenen tanrılar Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Bir gün oğlan su içmek için nehre eğildiğinde kendi yansımasını görür ve ona âşık olur. Aşkından olduğu yerden kımıldayamaz, eriyip biter, güneşin yakıcılığı karşısında bir nergis çiçeğine dönüşür. Anday bu ölümü şiirinde şu dizelerle anlatır:

“Büyülenmiş, kendini seyrederken öyle
Suya damladı gözyaşları
Bir bulanıklık oldu suyun yüzeyinde
Silinip uzaklaşmaya başladı Nergis,
Sağlıcakla kal dedi ta derinden Nergis,
Düştü bitkin başı çiçekli çimenlere.
Nergis’in ölüsü bulunamadı
Düştüğü suda şimdi safran rengi
Beyaz bir çiçektir adı.”

Anday, bir su perisinin aşkını anlatırken şiirde oluşturduğu atmosferle okuyucuya mitin yeşil ve doğaya ait özünü yansıtmaya çalışmıştır. Bunu da şiir içinde kullandığı renkler ve doğal unsurlar ile gerçekleştirir. Nergis okuyucunun gözünde ormanın görkemli yeşilliğinin içinde onunla bütünleşmiş kusursuz bir güzelliktir. Onun büyüleyici görünüşü hayvanlar, dağlar, ırmaklar, rüzgâr ile hayat bulur. Nergisin Yunan mitolojisi ile kurulan bağlantısının dışında Anday, Divan edebiyatında sık kullanılan nergis mazmunu ile de bir bağlantı oluşturmuştur. Nergis çiçeği Klasik Türk edebiyatında şekil itibari ile sevgilinin gözüne benzetilir. Bu bağlantıyla şiirde kullanılan göz ve görme kelimeleri ile şair klasik edebiyata bir göndermede bulunur. Bu bağlantıyı şiirin tamamında görsek de bazı kısımlarda yoğunluktadır:

“Nergis bakınıp dört yanına
Kimsecikler göremedi şaştı
Çünkü görünmek için en uygun sözü bekleyen
Ormana saklanmıştı.”

Melih Cevdet sadece Garip akımı ile sınırlayamayacağımız hatta hayatının daha büyük bir kısmını imgeler içeren derinlikli şiirler yazarak geçirmiş Türk şiirinin en önemli şairlerinden biridir. Mitoloji çelişkileri; ölüm-ölümsüzlük, yenilgi-zafer, zaman-zamansızlık, aşk-nefret karşıtlıkları ile Anday’ın şiirlerinde yer bulmuş onun için özümsenmesi gereken tarihi bir bağ, zamandan soyutlanabilecek insani tınılar içeren bir kaynak olmuştur. O mitolojik unsurları hangi çağdan olursa olsun insanın ruhaniyetini, bunalımını, acılarını, aşkını yansıtmak için bir araç olarak kullanmıştır. Ancak tüm bu duygu yoğunluğunun yanında Anday’ın şiirleri akıl şiirleridir. O bizi kendi tasarladığı evren ve zamanda bir yolculuğa çıkarır.

Beyza Nur Karaağaç

KAYNAKÇA:

  1. ANDAY, Melih Cevdet. (2012). Sözcükler. İstanbul: Everest Yayınları.
  2. BATUK, Cengiz (2009). “Mit, Tarih ve Gerçeklik Sorunu Üzerine Notlar”, Milel ve Nihal, İnanç, Kültür ve 3)
  3. Mitoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt 6, Sayı 1
  4. CAMPBELL, Joseph (1995). Tanrının Maskeleri. Ankara:İmge Kitabevi Yayınları.
  5. CAMPBELL, Joseph (2013). Mitolojinin Gücü. İstanbul: Mediacat Yayıncılık.
  6. CAN, Şefik ( 2019). Klasik Yunan Mitolojisi. İstanbul: İnkılap Yayınları .
  7. ERHAT, Azra (1996). Mitoloji Sözlüğü. İstanbul: Remzi Kitabevi.
  8. NECATİGİL, Behçet (1995). 100 Soruda Mitologya. İstanbul: Gerçek

Kapak İllüstrasyonu: “Apollo and Daphne” – John William Waterhouse (1908)

Alcest – Sur L’Océan Couleur De Fer

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir