Omzuna düşen şeye dönüp baktı. Ya kuş pisledi ya ağaçtan su damladı diye düşündü. Elini ıslaklığa götürdü, bir şey göremeyince burnuna götürüp kokladı. Koku da almayınca su olduğunu farz edip yürümeye devam etti. Yürüdüğü yol uzundu. Önce yarım saat yürüyüp tepeyi aşacak, sonra da bir yarım saat daha yürüyüp tepenin ardındaki ormanı aşacaktı. Heyecanlıydı. Ne zamandır beklediği şeydi bu. Ayağının altında ezilen sarı, turuncu ve birçok diğer renkteki yaprağa baktı. Her taraf vıcık vıcık çamurdu üstelik. Şu yapraklar olmasa dizlerine kadar çamura bulanırdı. Hoş, paçaları kahverengi çamura bulanmıştı. Killi mi acaba bu toprak diye düşündü. Çamur da olsa kalıp kalır duruyordu. Yerden bir dal parçası alıp paçalarına bulaşan çamuru temizledi. Üstünü başını düzeltti. Sırt çantasının altında kıvrıla büküle sırtına kadar sıvanan hırkasını çekiştirdi. Biraz dinlense miydi? Bakındı, oturacak yer yoktu. Çaresiz devam etti.

                “Selamün aleyküm.”

                Sesin geldiği tarafa baktı. Yaşlıca bir adam, bacakları yıllarda dağlarda hayvan gütmekten dışa doğru bükülmüş, elindeki kalınca değneğe yaslanmış ona bakıyordu.

                “Aleyküm selam.”

                “Mantara mı geldin? Öyleyse buraları hep topladılar. Aha şu yana doğru gidersen oralarda vardır daha.”

                Mantar mı, dedi kendi kendine. Ufak bir poşet getirmiş olsaydı eli boş gitmezdi.

                “Mantara gelmedim, Dağardı’na gidiyorum, köye.”

                “Düz yol dururken dağda ne işin var be evladım? Ayısı, domuzu çoktur buraların.”

                “Yaya olunca dağ ya da asfalt pek fark etmiyor. Sen kimsin dede?”

                “Çoban Mehmet derler, çobanlık yaparım. Hadi selametle, akşama kalma üşürsün.”

                Yaşlı adam cümlesini bitirir bitirmez değneğine yaslana yaslana yürümeye devam etti. Bir süre ardından baktı adamın, bacaklarının yamukluğundan her adımında bir sarkaç gibi sağa sola salınan vücudunu izledi. Adam çobanım dedi. Hoş o demese de biliyordu, çoban bacağıydı bunlar. Çok görmüştü buralarda. Taşların tepelerinde gezine gezine bu hale geliyordu bacakları. Sırtını adama döndü, yürümeye devam etti. Yol uzundu. Önce bu tepeyi, ardından da ormanı aşacaktı. Bunu hiç unutmaması gereken bir şeymiş gibi tekrar edip duruyordu. Sanki bir an olsun tekrar etmese unutuverecek, dımdızlak kalacaktı buralarda. Kurda kuşa yem olacaktı. Yamuk bacaklı çobanlar onun ölüsünü bulsun diye bekleyecekti. Belki, Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, bir çobana dönüşüverecekti bu dağlarda. Hem güz vaktiydi, havalar soğuyordu. Geceleyin falan burada kalacak olsa sabaha kesin üşütürdü. Sonra zatürreye çevirir, sonra da kan kusa kusa ölürdü.

                Başını sağa sola iyice salladı. Zihninden kötü düşünceleri uzaklaştırdı. Yaprakların üzerine basa basa yürümeye devam etti. Böyle olacak gibi değildi. Kalınca bir değnek bulsa işi daha kolay olurdu. Hani şu az önceki adamın değneği gibi. Ama onu yonta yonta yapmışlardır, diye düşündü. Eğri büğrü, bol budaklı bir odun buldu. Beklediğinden kalındı ama işini fazlasıyla görürdü. Bir yamaçta yürüyordu. Sol yanı uluca bir tepe, sağ yanı derince bir dere yatağıydı. Hafifçe yukarı meyillenmişti. Böyle böyle ta ileriden aşacaktı tepeyi. Yeni Şer tepesi derlerdi buraya. Kim ne şer bulmuş bilmezdi ya, elbet bir sebebi de vardı. Yaz başlarına doğru çingeneler gelir çadır kurarlar, güz başında kalkar giderlerdi buralardan. Sağda solda bir dünya çöp vardı. Bazı okul hocalarının öğrencileriyle gelip çöp topladığını işitmişti. Ne iyi yapıyorlar, dedi seslice.

                “Hayrola, kim ne yapıyor? Selamün aleyküm.”

                Korkuyla sıçradı. Yanında orta yaşlarda, kel kafalı, gömlek cebinden boynunu çıkaran uzun Maltepe’siyle biri vardı.

                “Hiç. Aleyküm selam.”

                “Buralar ıssızdır, nereye yolun?”

                “Dağardı’na.”

                “Eh iyi, aşağıda traktör kaldı benim de. Köye yardım çağırmaya gidiyom. Yolun açık olsun.”

                Bir şey demesine fırsat vermeden tepeyi dimdik tırmanmaya başladı. Acaba onun gibi yapsa daha erken varır mıydı? Ama, bunu bir doğa yürüyüşü yapmak için de yapıyordu. Önceden çizdiği rotasını bozmayacaktı. Yolunu tekrar etti. Yarım saat tepeyi aş, yarım saat ormanı aş.

                Bacakları ağrımaya başladı. Yol da git git bitmiyordu. Sanki diz kapakları ortadan iki yana büküleverecekmiş gibi hissediyordu. İrice bir taş buldu, ıslak demeden oturdu üstüne. Tabanları, dizleri ve hatta kaba etleri bile yanmaya başladı. On dakika kadar dinlenmek iyi olacaktı. Uzaktan ak bir köpek yaklaşıyordu. Avare avare gezerken onu gördü. Yanına kadar geldi, oturup beklemeye başladı. Yol uzundu. Önce tepeyi, ardından ormanı aşacaktı. Kalktı yürümeye başladı. Köpek de kuyruğunu sallaya sallaya ona yarenlik etmeye başladı. Dizleri ağrıyordu. Bulduğu değneğe daha bir yaslanarak yürümeye başladı. Köpek biraz ilerliyor, bir şeylere havlıyor sonra da yanına geri dönüyordu. Sanki gördüğü şeyleri ona söylüyordu da o anlamıyordu.

                Tepeyi aşmasına az bir yol kala başı boş üç koyun gördü. Etrafa dikkatlice baksa da ne bir köpek vardı ne de o yana doğru gelen başka bir koyun. Belki yanındaki köpek bu koyunlardan mesuldü. Belki de hiç alakaları yoktu. Biraz çobancılık oynamak istedi. Elindeki değnekle önlerini kese kese, yollarını göstere göstere yürümeye devam etti. Bu arada köpek de işini çok iyi yapıyor, koyunların başka bir yere yönelmesine dahi izin vermiyordu. Gözüne takılan bir şey vardı. Koyunların ikisi ne ara becerdilerse kuzulamışlardı. Kedi kadar dört tane kuzu zar zor ayakta duruyordu. Analarının memelerine yapışmışlar, sanki bırakırlarsa kurt kapacakmış gibi titriyorlardı. Keyiflendi. Her hayvanın yavrusu daha bir hoşuna giderdi. Sevmek, sarılmak istese de ilişmedi. Dizleri de çok ağrıyordu. Yine bir taş bulup üstüne oturuverdi. Gözlerini biraz kapatmıştı. Elini yalayan köpeğe uyandı. Bir baktı ki kuzular büyümüş, anaları kadar olmuş. Köpek de yanına bir dişi bulmuş. Yedi bıraktığı koyunlar on beş olmuş. Gözlerini kapatınca içinin geçtiğine, başka koyunların gelip onları bulduğuna hükmetti. Güneş de batmaya doğru gidiyordu. Kalktı yürümeye devam etti. Hafifçe bir yükseltiyi geçti. Aşağıdan geçen birini gördü. Görünüşüne bakılırsa buralardan değildi. Üstünde kapüşonlu bir hırka, altında da bileklerden kesik bir pantolon vardı. Bağırdı.

                “Selamün aleyküm.”

                Kapüşonlu dönüp baktı.

                “Aleyküm selam.”

                Yaşlı adamın sorduğu soru aklına geldi.

                “Mantara mı geldin? Öyleyse buraları hep toplamışlar. Aha şu yana doğru gidersen oralarda vardır daha.”

                Kapüşonlu bir an durdu.

                “Mantara gelmedim, Kızılçam’a gidiyorum, köye.”

                “Düz yol dururken dağda ne işin var be evladım? Ayısı, domuzu çoktur buraların.”

                “Yaya olunca dağ ya da asfalt pek fark etmiyor. Sen kimsin dede?”

                Dede mi, diye düşündü. Herhalde oradan pek iyi göremiyordu. Yaşlıca biri sanmıştı onu.

                “Çoban Dursun derler, çobanlık yaparım. Hadi selametle, akşama kalsa üşürsün.” Dedi

                Cümlesini bitirir bitirmez değneğine yaslana yaslana yürümeye devam etti. Gövdesi bir o yana, bir bu yana sarkaç gibi sallanıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir