Kitabın künyesi

Yazar: Aimee Bender 

Yayınevi: Can Yayınları

Sayfa sayısı: 277 sf. 

Basım ve basım yılı: 3. Basım / 2013

Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü kitabı Aime Bender’ın ününün dünya çapına yayılmasını sağlayan kitaplarından biri. Anlatıcı olan Rosie’nin gözünden tanık olduğumuz hikâyede birtakım sıradışılıklara tanık oluyoruz. Kitap dünya çapında üne sahip olduğu kadar niteliği bakımından da birçok tartışmaya konu olmuş.  

Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü, isminden belli olduğu üzere ilginç bir kitap. Kapağında önünde bir dilim pasta ile düşünceli düşünceli oturan baş kahramanımız Rosie’yi görüyoruz. Önündeki bir dilim pasta ise tüm hikâyenin başladığı nokta olarak önümüze çıkıyor. Annesinin yaptığı pastadan annesinin duyguları ve düşünceleri hakkında bir şeyler hissetmeye başlayan Rosie, kitap boyunca bu yeteneğiyle içinde bulunduğu savaşı anlatıyor aslında. Hastane fobisi bulunan, çocuklarının doğumunda bile hastaneye girememiş son derece sıradan bir baba; hüznü yaptığı yiyecekler aracılığıyla kızı tarafından hissedilen, kendini marangozluğa veren anne; konuşmayı dünyanın en gereksiz şeyi olarak gören ve bir an önce evden gidebilmenin planlarını yapan ağabeyden ibaret bir ailenin hikayesi daha çok.  

Kitap genel okurun alışkın olduğu çerçevenin biraz dışında olduğu için bazı kimseler tarafından anlaşılmakta veya değerlendirilmekte sıkıntılar yaşamış. Bugün internet üzerindeki çeşitli forumlar ve sözlüklere baktığımız çok zıt görüşlere rastlıyoruz. Bunun en temel sebebi ise kitabın absürtlüğünde yatıyor. ‘Büyülü gerçekçilik’ dediğimiz; gerçeklik ve doğaüstü ögeleri aynı potada eriten ve bunu ayrı bir evren kurmadan içinde bulunduğumuz evrende yapan bir edebi akımın ürünü. Bu akım çokça kafa karıştırabiliyor. Genel okur, büyülü gerçekçilik ile fantastik kurgu arasındaki farkı anlamayabiliyor. Fantastik kurgu; tamamen ayrı bir evrende -bu evren içinde bulunduğumuz evrende bile geçse aslında ayrı bir evren kabul edilir: örneğin; Harry Potter– geçen ve kendine has kuralları olan bir mekânda geçen doğaüstü kurgulardır. Büyülü gerçekçilik ise; içinde bulunduğumuz evrenin kurallarına sahip, içinde barındırdığı doğaüstü ögeleri ise bu evrenin sakinlerinin garipsemediği -sanki hayatın bir parçasıymış gibi kabullenip yoluna devam ettiği bir akımdır.  

Bu garipsememeyi Rosie’nin Fransız restoranında çalışmaya başladıktan sonraki sürecinde ve babasıyla olan konuşmasında açıkça görebiliyoruz. Rosie’nin yiyeceklerin tadına baktıktan sonra içeriğindeki malzemelerin üretim yerlerine kadar söyleyebilmesi, o yemeği hazırlayanın karakterine, duygularına ve günlük yaşantısına dair bilgileri sanki daha önceden bir yerde okumuş gibi belirtebilmesi restoran sahipleri tarafından herhangi bir yadırganma ile karşılanmıyor. Aksine, orada şarap tadımı için gelen bir kadın tarafından iş teklifi dahi alıyor. Öte yandan ağabeyi Joseph ise daha farklı ve talihsiz bir yeteneğe sahip. Kendisini ahşap eşyalar ile birleştirebildiği ve hatta onlara dönüşebildiği bir yeteneği var. Bir kez dönüştüğünde vaktini tamamen bilinçsiz şekilde, zaman ve mekândan habersiz bir arafta geçiriyor. Geri döndüğünde ise açlık ve susuzluktan her seferinde hastanelik oluyor. Elbette ki, bu sırlarını aileleri veya bir başkaları bilmiyor. Kendi aralarında kalsa da bu yetenekleri onlar için de yadırganacak bir mesele olmuyor. Kitabın sonlarına doğru Rosie babasıyla yaptığı konuşmada dedesinin de insanların kokularından duygularını duyumsayabildiğini, babasının da içinde hastaneye giderse orada çok büyük bir iş başaracağına dair olan hissini öğreniyor. Bir yandan kitaptaki absürt ögeleri de böylece görmüş oluyoruz. Başta da belirttiğimiz üzere bu kitabın çok zıt yorumlara sahip olmasının sebebi bu doğaüstü ögeler olduğu kadar bu ögelerin aynı zamanda belli bir dereceyi aşan absürtlüğüdür. 

Aimee Bender bazıları tarafından sürrealist olarak da nitelendirilse de kendisi bunu kabul etmiyor. Sürrealist metinlerde daha çok karşıt ögelerin daha çok vurgulandığı, asıl amacın absürtlüğe daha çok kaydığını vurguluyor. Kendi metinlerinde de bu absürt ögeler bolca bulunsa da onu sürrealistten çok büyülü gerçekçi olarak tanımlamak daha doğru olur.  

Bu metnin en büyük iddiası ise iddiasızlığında yatıyor. Okuduğumuz hikâye herhangi bir klasiğin hikayesiyle yarışacak yetkinlikte görülmeyebilir. Herkesin ‘Kahramanın Yolculuğu’ olarak bildiği düzene de uyduğu pek söylenemez. Daha çok çocukluğundan yetişkinliğine kadar büyümesine şahit olduğumuz Rosie’nin konu olduğu bir bildungsroman (karakterin gelişiminin ve olgunlaşmasının işlendiği roman türü) veya bir postmodern çalışma olarak belirtebiliriz. İşte, asıl mesele de burada. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu kitabın sevilmemesinin asıl nedeni modern değil postmodern olması. Hemen her yerde bulunacak tanımlamalarla açıklamak gerekirse, modernizm, Sanayi Devrimi ile kararan hayatlarının buhranı içinde debelenen insanların hüznünü anlatırken postmodernizmin pek bir amacı yoktur. Odak insandan sanat eserine doğru kayar. İnsanın bu buhranıyla, hüznüyle veya gerçekliğiyle bile oynanabilir. Kediler konuşabilir, üçgen evler olabilir, hatta hikâye iki boyutlu bir evrende bile geçebilir. Asıl amaç dalga geçmektir desek bile sırıtmaz. Metinlerarasılık, üst kurmaca gibi terimler devreye girer. Günümüz insanlarının çoğu edebiyatın postmodern çağında doğmalarına rağmen hala kabullenebilmiş değillerdir. Üstelik postmodern çağ da sona ermiştir. 

Kitap çeviri olarak birtakım sıkıntılar içermekte. Son okumasının iyi yapılmamış olduğu genel okur tarafından kolaylıkla anlaşılabilir. Fantastik kurgu, büyülü gerçekçilik ve postmodernizmden hoşlanan okurların okuduklarında keyif alabilecekleri bir kitap olan Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü, Can Yayınları etiketiyle uzun yıllardır raflarda bulunabiliyor. 

Mehmet Ali Kaba

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir