“Asef Bey, yirmi dört saat sonra idam edileceksiniz. Son arzunuz olarak hayat hikâyenizi anlatmak istediğinizi belirtmişsiniz. Sizi dinliyoruz.”

“Ben Asef Gasil. Sabık genel cerrahım, buraya gelene kadar da başarıyla görevimi idame ettirdim. Ufak bir ilçede orta hâlli bir ailenin oğlu olarak doğdum. Doktor olmaya, ölüm meselesini bir takıntı hâline getirdikten sonra karar verdim. Nihayetinde uzun seneler uğraştıktan sonra doktor olmayı başardım. Kolay olmadı elbette ama kendimi adadığım o ulvi amaç için gerekliydi. Aslında buralara geliş hikâyem çok ilginçtir. Çocukluğum yirmi otuz bin kadar insanın yaşadığı bir ilçede geçti. Tıp bilimi hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Okuldan arta kalan zamanlarda çıraklık yaptığım kasabın karşısında ilçenin iki eczanesinden biri vardı. Ustamla eczacının yaptıkları tavla turnuvalarının arasında, bir müşteri gelirse eczacı reçeteyi alır şöyle bir bakardı. Sonra ilacın adını ve nerede olduğunu bana söylerdi. Ben de ilacı müşteriye verirdim. Böyle böyle ancak birkaç ilacın ismine aşina olmuşumdur. Kasapta çalıştığım için iç organların, iskelet sisteminin neye benzediğini az çok biliyordum. Ancak, asıl tıp bilimine ilgim mahalle imamı Recep Hoca’nın yanına verildiğimde başlamıştı.

            Ben önceleri, yani çocukluğumda imam olmak istedim. Babama imam olmak istediğimi ilk söylediğimde yüzündeki şaşkınlığı hatırlıyorum. Sekiz yaşında bir çocuğun neden imam olmak istediğini anlayamamıştı. Bana neden diye sorduğunda imamların cübbelerinden giymek istediğimi söylemiştim. Nasıl bir kahkaha koyuverdiğini hâlâ hatırlıyorum. Yine de sağ olsun, beni Recep Hoca’nın yanına götürdü. Ne zaman mahalledeki camide Recep Hoca’yı görsem imrenirdim. Çok hoşuma giderdi duruşu.

            Velhasıl-ı kelam, babamın beni Recep hocaya götürmesinin üstünden üç ay kadar geçtikten sonra mahallede biri öldü. Daha önce de ölenler oldu elbette ama ilk defa o zaman bir cenaze namazına ve ölü gömmeye şahit oldum. Bir insanı toprağın içine koyup üzerini yine bir yığın toprakla kapatmak çok ilginç gelmişti. Çocuğum tabii, anlamıyorum tam da neler döndüğünü. Gözlerim fırıl fırıl izliyor etrafı. Ağlayanlar, dua edenler, bir köşede kendi kendilerine muhabbet edenler… Herkes için farklı bir anlam ifade eden bu ölüm denen şeyi merak ettim.  O gün cenazeyi izledikten sonra bu işe kafayı taktım. Bulabildiğim her fırsatta bir cenazeye katılmaya çalıştım. İnsanların ağlayarak, feryat ederek mezara indirdikleri o beyaz kefenlerin içini görebilsem keşke derdim. Gördüm de. Bir gün cenazenin birinde kefen yırtıldı. Ölen garibanın bedeni de şişip patlamıştı. Herkes öğürürken ben pür dikkat izlemiştim o et yığınını. Kararmış bağırsaklar, kan birikmiş mosmor bacaklar ve kapkara bir surat. Dudakları çekilmiş, gözleri küçülmüştü. Sanki ayağa kalkıverse hepimizin böğrünü deşiverecek gibiydi. Neden dedim kendi kendime. Neden hareket edemiyor, neden çürüyor?         Okulda,  o zamanki öğretmenim meslekleri tanıtırken doktorluğu anlatınca tamam dedim. Bu işi yaparım ben. Babamın karşısına çıkıp doktor olmak istediğimi söyledim. Lise hayatım boyunca da aklımdan çıkaramadım. Biyolojiye, kimyaya, basit tıp bilgilerine eğilmeye başladım. Bir keresinde okulda boğazına leblebi kaçan bir çocuğun hayatını kurtarmışlığım bile vardır.

            Üniversite, başıma bela olan bütün bu maceranın vitesini yükselten yer oldu. Bir şekilde para buldum, çalıştım, burs kazandım. Temel bütün ihtiyaçlarım karşılanınca kendimi bu saplantıyı bir hayat memat meselesi hâline getirirken buldum. En sevdiğim dersler kadavra üzerinden işlenen derslerdi. Hocalarım bile şaşırırdı bu ilgime. Okul hayatım boyunca mezarlıklarda, morglarda, hastanelerin yoğun bakım bölümlerinde çok vakit geçirdim. Hatta geceleri bir mahalle mezarlığında bekçi olarak çalışmışlığım var. Yoğun bakımlardan çıkmaz olmuştum. İnsanların ölürken ne hissettiklerini yüzlerinden, konuşmalarından yahut da vücutlarının hareketlerinden anlamaya çalışıyordum. Evet, mezarlıktan ceset de çaldım. Asla ama asla, bir sapkınlık olarak değil. Ölü bedenlerin ilginç bir cazibesi var benim için. Hayatın sırrı ölümde saklı, çözülmeyi bekliyordu. Bunun için de tek bilgi kaynağım o cesetlerdi. Evde tek başıma yaşıyordum. Çocukluğumu kasapta geçirdiğim için et dolaplarının ne olduklarını ve nasıl çalıştıklarını iyi bilirim. Kimseye sezdirmeden evime bir tane bulup yerleştirdim. Eve getirdiğim cesetleri böylece uzun süre çürümeden tetkik edebiliyordum. İnsan bedenin ilk neresi çürür ilk elden görerek öğrendim. Hatta yayımlanmasa da, kendimce bir anatomi kitabı bile hazırladım. Hem de gerçek birebir çizimlerle!

            Bu çizimleri yaptıkça, insan bedenini inceledikçe benim merakımın sonunun olmadığını anlamaya başladım. Aslında her şey o zaman başladı. Tıp fakültesinden mezun olduğumda doğunun yolu unutulmuş bir beldesine tayin edildim. Koşa koşa gittim tabii. Hiç kimse rahatsız etmez, gelen giden olmaz diye düşünüyordum. Kendi hâlimde yaşar giderim, fırsatını bulursam da saplantımı körlerim diyordum. Beldeye vardığımda yolu kapalıydı, kış vakti. İki metre kar var yerde. Çok iyi hatırlıyorum, yirmi kilometrelik yolu yedi saatte gidebilmiştik. Önde greyder, arkada bizim minibüs. Beldeye varınca derme çatma bir ev buldum yerleştim. Hastanede göreve başladım. Civar köyler falan derken gelen giden eksik olmuyordu. Hemen hemen iki ay böyle geçti. Mart ayıydı, bir gün yaşlı bir adamı getirdiler. Güğümü üstüne devirmiş, boynundan baldırlarına kadar ikinci derece yanık. Yanan yerlerini incelerken adamın zaten ölümcül hasta olduğunu fark ettim. Taş çatlasın üç beş güne ölürdü. Kimin kimsen var mı diye sordum. Yok dedi. Hastaneden çıktım, evin yolundayken birden hani derler ya ışık diye, o ışık yandı kafamda. Kimi kimsesi yok, yaşlı, zaten ölecek. Hastaneye geri döndüm. Bir oyuna getirip adamı sedye üzerinde morga kadar indirdim. O sıralar da yeni bir araba almıştım. Onu da morg çıkışına bırakmıştım. O adama o gün çok da nazik davrandığımı söyleyemem. Yaralarının iyileşmesine vakit kalmadan ölecekti zaten. Adamı arabama bindirip sedyeyi de bir duvarın arkasında bıraktım. Eve geldiğimizde yine şansıma kimseler görmedi. Beraber eve girdik. O ihtiyar hastanede yer kalmadı diye eve getirdim sanıyordu. Evde tam üç gün hiç ölmeyecekmiş gibi baktım adama. Üçüncü günün sabahında son nefesini verdi. Hastanedeki bir doktor arkadaştan beş gün rapor yazmasını rica ettim. Tam beş gün boyunca o ihtiyarın vücudunu tatbik ettim. Zaten bildiğim şeylerdi hepsi. Bunu fark ettim. İnsan bedenlerinden öğrenecek bir şeyim kalmamıştı artık. Daha ilerisine geçmeliydim. “

            “Ne demek istiyorsunuz Asef Bey? İlerisine geçmekten kastınız ne?”

            “Bugüne kadar bir kişi haricinde kimseyi öldürmedim eğer kastınız buysa. Daha ileriye geçmekten kastım şuydu. Artık insan bedenlerini kesip biçmek, daha sonra da bu kesip biçmelerden öğrendiklerimi belgeleştirip arşivlemek benim için bir uğraş olmuştu. Uzun yıllar bir şekilde enselenmeden devam ettim. Hastaneye gelen ve yakın zamanda öleceğini anladığım kimi kimsesi olmayan hastaları bir şekilde sonu evimde biten bir yolculuğa çıkarıyordum. Bu uğraş, bu saplantı beni o kadar sarmıştı ki bir keresinde yaşlı bir kadının cesedini ailesinden çaldım. Onlara kadının feci bir hastalığa yakalandığını ve eğer yakılmazsa çok tehlikeli olduğunu, bu yüzden de hastane yetkilisi olarak bedenin yakılma talimatını verdiğimi söyledim. İnanmak zorundaydılar. O kadar hissizleşmiştim ki üzüntü ve feryatlarını göremedim.

            O beldede çok iş yaptım. Tayinim çıktığında geride iz bırakmamak için eşyalarımın tümünü yanımda getirdim. Hatta iyi hatırlıyorum, nakliyeciler evdeki dolaba anlam veremeyince içinde ilaç, kan vesaire sakladığımı söylemiştim.”

            “Kurbanların bedenlerini ne yaptınız?”

            “Ne kurbanı? Hiçbirini ben öldürmedim. Hepsi kendi ecelleriyle öldüler. O yaşlı adama bile hiç ölmeyecek, sanki iyileşecekmiş gibi baktım. Fakat sorunuzun cevabını vereyim. Zaten her şey ortaya da çıktı, cesetleri o beldede bulunan eski bir yeraltı yapısına bırakıyordum. Tarihe ve arkeolojiye meraklıyımdır. O beldede de yöre halkının kale dediği ama aslında büyük bir sarnıç olan bir yer vardı. Bütün bedenleri o sarnıcın içine bıraktım.

            Oradan başka yere, şu an bulunduğum yere, tayin olduğumda bir roman okudum. Kitapta bir diş hekimi vardı. Boğazda bulduğu bir cesetten sonra insan bedenine, tıpkı benim gibi, karşı konulamaz bir merak salıyordu. Tıpkı benim gibiydi, kendi anatomi çizimleri bile vardı. Bir roman karakterinden daha fazlası olmalıydım. Tayinimin çıktığı yer benim de isteğimle, doğduğum ilçenin bağlı olduğu il merkezi, yani burasıydı. Hemen bahçeli ve bodrumu olan müstakil bir ev satın aldım. Bodrum kata tabiri caizse bir buzhane kurdum. Burada bir kimsesizler mezarlığı vardır. Oraya gidip gelmeye başladım. Normal mezarlıklara da ara ara uğramışlığım oldu. Bu sefer ele geçirdiğim cesetlerin iskeletlerini ayırmaya başladım. Bu iskeletleri tek parça çıkarıp belli başlı bazı kimyasallarla kapladıktan sonra koleksiyonuma ekliyordum. Her birine farklı isimler veriyor, iskelet yapısında gördüğüm ufak farklılıklara göre değişik sınıflandırmalar yapıyordum. Benim için bir aşktı. Size bunu anlatamam yahut anlamanızı da bekleyemem. Onların her biri benim ailem gibiydi. Her gün onlara günaydın, iyi geceler derdim. Sayıları elliyi aştığında bunun da bana yetmediğinin farkına vardım. Onları hâlâ seviyordum fakat artık bana yetmiyorlardı.”

            “Peki bir sonraki adım olarak ne yaptınız?”

            “Bir sonraki adım olarak, sizin de bildiğiniz gibi birini öldürdüm. Hem de en değer verdiğim insanı. Hayatımın erken dönemlerinden beri benimle birlikte yaşamış ve gelişmiş olan bu saplantı yakamı rahat bırakmıyordu. Bir saplantıdan çıkıp bir hayat gayesi, meslek, profesyonellik hatta aşk hâline gelmişti. Ne demek isterseniz diyebilirsiniz. Ben tanımlayacak bir kelime bulamıyorum. Eğer birini öldürürsem ancak o zaman ölümün sırrına varabileceğimi düşünmeye başladım. Uzun zaman kendimle mücadele ettim. Fakat üstün gelemedim. Bir gün kendimi öldürmeye çalıştım fakat beceremedim. Ölümün aradığım şey olmadığını fark ettim. Aradığım şey kendi ölümümde değil, başkalarının öldükten sonra bana bıraktıkları histi. Artık buna bir son vermeliydim. Tamamen temiz bir hayat yaşamak için baştan başladım. Derken, o çıktı karşıma. O kadar iyi bir arkadaşlığımız vardı ki az daha tüm yaptıklarımı anlatacaktım. Aradan iki ay geçtiğinde, ona âşık olmuştum. Artık ondan başka bir şey düşünemez olmuştum. O da beni sevmişti. Evlendik. Ben doktorluğuma devam ettim. Evimin bodrumundaki her şeyi yok ettim. İlk birkaç sene her şey muhteşemdi. Karım hamileydi ve bir bebeğimiz olacaktı. Hayatın gayesinin ölümde değil, doğumda saklı olduğunu o zaman fark ettim. Üzerine titriyordum. Bir gün, basit bir sebepten dolayı kavga ettik. İkimiz de altta kalmak istemediğimizden birbirimize bağırıp durduk. Gözlerinden yaşlar gelene kadar ağzına ne gelirse söyledi. Bana ettiği hakaretleri duydukça suskunlaşmaya başladım. En sonunda tek kelime etmemeye, sadece dinlemeye başladım. Ben cevap vermedikçe öfkesi daha da büyüyordu. Benden önce görüştüğü kişilerden bahsetmeye, beni onlarla karşılaştırmaya başladı. Sinirlendim. O sinirlendiğinde öfkesini kontrol edemeyen bir insandı, bunu biliyordum fakat o an ne oldu hatırlamıyorum. Son hatırladığım bir anlık öfke nöbetiyle ona tokat attığım. Kendime geldiğimde elimde bir bıçak vardı. Eti kemiğinden yarı yarıya sıyrılmış olan karıma bakıyordum.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir