Sakin bir güne açtım gözlerimi. Lise yıllarının verdiği vazgeçilmez rahatlık, sınava dair korkuları ve sorumlulukları gözümde küçültmeye yeterliydi. Herkes çalışıyor ya da çalışıyormuş gibi yapıyordu. Ben de bazen çalışıyor, bazen de zihnimi, önümdeki testin şıklarında dallanıp budaklanmış, hayallere gark olmuş buluyordum. Okuma parçalarına dalıp gidiyor, metni niçin okuduğumu unutuyordum. Onu düşünüyordum tabii. Bu aralar biraz daha sabırsızdım. Onun için bir şiir yazmıştım. Takdim ve üslup önemliydi. İki ortalı defterimden bir yaprak kopartıp üzerine karaladığım bir şey değildi bu. Tamam liseliydim ama kâğıdın kenarlarını ateşe tutup yanıklarla süslemeyi abes buluyordum. Parfüm de sıkmayacaktım kâğıda. Bütün bunlar eski numaralardı. Ben şiirimi bir dergiye göndermiştim. Sabırsızlığım bu yüzdendi. Kız arkadaşımın… Yok böyle yanlış olur. Sınıf arkadaşımın… Yok bu da yanlış. Züleyha’nın doğum günü hediyesi olacaktı.

Elbette Züleyha’ya açılamamıştım. Sınıfın en silik tiplerinden biriydim. Beni üstün kılacak bir arkadaş grubum yoktu. Bazen “inek” olmamı sağlayan çalışmalara ve karne notlarına sahip olmuştum. Ama asla bunları istikrarlı bir şekilde devam ettirip tam bir inek olamadım. Züleyha okulun en popüler kızlarından biriydi. İri, siyah gözlerini, yüreğimi kavuran esmer tenini sadece ben bilmiyordum. Arada bir erkek arkadaş da değiştirirdi. Yine de kendime olan güvenimi tamamen yitirmemiştim. Çirkin sayılmazdım. Ve bana gülüyordu. Gözlerini kısıp dudaklarını gererek tebessüm ediyordu beni her gördüğünde. Ders aralarında başka sınıftan çocuklarla takılırdı. Bunları hep geçici bir heves olarak görürdüm. Derinlerde bir yerde bana olan sevgisini bir gün ortaya dökeceğini biliyordum. Dergiyi bekliyordum.

Beni sevdiğini gösteren tek emare gülüşü değildi tabii ki. Bazen de ben soru çözerken yanıma gelip “İnek seni,” diye takılırdı. Bir gün, yine beni sevdiğini belli edecek bir şey yapmıştı. Öğleden sonraki dersler boştu. Sinemaya gitmeye karar verdik. Birinci çoğul şahıs kullandığıma bakmayın. Semih teklif etti bunu ona. Semih benim rakibimdi. Tuhaf bir aşk üçgeniydik. Semih benim arkadaşımdı. İkimiz de Züleyha’dan hoşlanıyorduk. İkimiz de birbirimizin ona olan hayranlığını biliyorduk ama bu bahsi açmazdık. Züleyha da farkındaydı hislerimizin. İkimizin de kalbini kıracak şeylerden uzak dururdu. İki aracın A ve B şehirlerinden birbirlerine doğru aynı hızla hareket edip kesişecekleri C şehri gibi arada kalmıştı. Biz, iki araç olarak sabit hızla gitmeyi deniyorduk. Kimse paniklemiyor, gazı köklemiyordu, fakat Semih biraz daha hızlı gidiyor gibiydi. Nitekim onlar, sinemaya beraber gitmeyi kararlaştırmıştı. Bu plana kulak misafiri olduğum için mi bilmiyorum, ben de sinemaya gitmek istedim; fakat sabit hızla varmak istiyordum C şehrine. Ahmet’e sinemanın da olduğu merkez çarşıya gitmeyi teklif ettim. Aynı istikamete gidiyorduk. Aynı otobüse bindik. Onlar önlerde oturuyorlardı. Ahmet’le ben en arkada. Onlar bizim farkımızda değildi.

İndikten sonra biz ağırdan aldık. Onlar farkı açtı. Kadere bıraktım. Tatlı yemeye karar verdik Ahmet’le. Tatlıcı, sinemanın yakınlarındaydı. Oturduk. Aheste aheste tatlılarımızı yedik. Onlar hangi filme gitmişti acaba? Ahmet hukuk okumak istiyordu, hem de İstanbul’da; ama soru çözmek yerine tatlı yiyorduk. Cılız bir sohbetin içindeydik. Hadi ben dertliydim. Onun sıkıntısı neydi? Bilmiyordum. Sormadım. Tatlı yerken tatlı düşüncelere dalmıştım. Bölük pörçük iştirak etmeye çalışıyordum Ahmet’in monoloğuna. Hayallerim de bölünüyordu. “Tabii tabii öyle… Orası sana gelmez abi… Puanlar da…” gibi kısa cümlelerle kopmadığımı göstermeye çalışıyordum ama her kısa cevap, hayalimi sil baştan yazdırıyordu. Dergiyi heyecanla elime alıyorum. İçindekiler kısmında hızlıca turluyor gözüm. Aceleciyim. Sadece ismimin baş harfini arıyorum. Başka isimler çıkıyor karşıma. En sonunda buluyorum. Adım, soyadım. Basılmışım. Şiirimin sayfasını açıyorum. Misler gibi duruyor oracıkta. İçimde kabarmalar ve coşmalar, ama ben belli etmeyeceğim. Alelade bir olaymış gibi kapatacağım dergiyi. İçimdeki A şehriyle birlikte yürüyeceğim. Herkes benimleymiş gibi. Herkes bu günü kutluyormuş da ben umursamıyormuşum gibi.

“Senin matematik netleri nasıl?” Yine bölündü hayalim. Ahmet çayları söylemiş bile. Ellerimi birleştirip dizlerimin arasına aldım.

“Matematik iyi de, şu A şehrinden B şehrine diye başlayan sorular var ya, işte onlar yoruyor.” Tatlıcıda bir müzik çalıyordu: “Ben de Özledim.” Ben de sizin gibi Ferdi Tayfur’un sesinden dinlemek isterdim, ama öyle değil. O zamanların popüler bir rakçısı kendi tarzında yorumlamış. Üslup önemliydi. Ferdi Tayfur’dan dinleyince dışlanmıştım ama bu adam çıkıp söyleyince herkes hastası olmuştu. Ziyanı yok, böyle de güzel. Bu şarkı beni anlatıyordu. Gerçi o zamanlar her şarkı beni anlatıyordu. Bir de “Ellerin Nerde” diye bir şarkı vardı mesela. O da güzeldi, fakat onu sonraya saklıyordum. Sürprizimin sonu hüsranla biterse sabah akşam o şarkıyı dinleyecek, belki de en üst mertebe olan Müslüm Baba’ya geçecektim. Sonra otobüste, onları arkadan izlerken gördüğüm bir şey geldi aklıma. Züleyha onunla konuşurken parmağını saçlarına dolayıp dolayıp bırakıyordu. Boynu hafif yana eğilmiş. Arada bir cam tarafına çevirip başını tekrar parmağını makara gibi saçına sarıyordu.

Çaylar bitince planımı çaktırmadan sinemaya gitmeyi teklif edecektim. Vazgeçtim. Meşhur Kırmızı Kahve’de okey, tavla falan attık. Sigara dumanına boğulmuştum. Nasıl bir surat ifadesiyle çıktıysam kahveden, “Takma kafanı” dedi Ahmet. Yakalandığımı sanıp afalladım. “Yok ya ne takacağım, neye takılmışım ki?” diye kekeledim.

“İşte sınavlar falan,” dedi Ahmet.

“Hallederim ya, bir şekilde şey yaparız artık.” Vedalaştık. Neyi şey yapmıştım bu zamana kadar. Bütün gece kafamda döndü durdu sorular.

Yine sakin bir sabaha açtım gözlerimi. Babamın aceleyle demlediği çaydan birkaç yudum alıp okula yollandım. O bahsettiğim sabahtan beri kaç gün geçti emin değilim. Belki de az geçti ama dedim ya o sıralar sabırsızdım. Ve dakikalar sürekli başka dakikalara gebeydi. Günler de öyle. Bu sefer kararlıydım. Okul çıkışı konuşacaktım. Takdim ve üslup önemliydi. Sabahtan konuşsam bütün gün merak içinde kalacaktım. Çıkış vakti iyiydi. Kafam rahat olurdu. Servislerin oraya yöneldim. Onun bineceği minibüsün yanında dikiliyordum. Çok geçmeden onu gördüm. Güneşi emip tüketecek güzellikteki esmer tenini de. Ona doğru yürümeye başladım. Birden önümde, B şehrinden gelen kırmızı bir araba durdu. İçinden de tanıdık bir sima çıktı. Semih. Hep anlatır dururdu, “Ehliyetimi alıyorum, yaşım da tutuyor ben okula geç başladım. Sizin gibi çömez değilim. Ehliyet gelsin, babamdan alıcam hemen arabayı. Zaten mahallede sürmeme izin veriyor.” Hep maval okuyor sanırdım. Usulca çark ettim kendi servisime doğru. Göz ucuyla gördüm. Züleyha, bana özel sandığım kısık gözlü, gergin dudaklı gülümsemesini takınmıştı. Ön koltuğa oturdu. Gittiler. Eve vardığımda kırgınlık, yorgunluk belki biraz da kıskançlıkla oturdum test kitaplarının başına; ama kimseye bir şey belli etmedim. Sabit hızla gitmeliydim. Çalışmaya başladım. Sorularla aramızda bir duvar var gibiydi. Tekrar tekrar okuyor, önemsiz bir noktaya takılıyor, anlamakta güçlük çekiyordum. Yine dalgınlaştığım bir zamanda “duruma uygun düşen ifadeyi işaretleyiniz” sorusu çıktı karşıma.

a)Züleyha güzeldi. b) Şiirim basılmadı. c) Ellerin nerde. d) A şehrinde kalakaldım. e) Hepsi.

Düpedüz hatalıydı bu soru. Uçlu kalemimle bir “f” şıkkı iliştirdim sayfadaki beyaz boşluğa

f) Şiirimin kenarlarını yakmadım.

Şiirimin kenarlarını yakmadım yakmasına ama Müslüm Baba seviyesine atlamıştım. Belki de biraz Bergen. Babamın aşırdığımı anlamayacağı miktarda rakı. Okula gidesim, yemek yiyesim, nefes alasım yoktu. Günler boş geçiyordu. Sınavın da canı cehenneme diyesim geliyordu. Yapamıyordum. Tek sebebi annemdi. Dünya nasıl da adaletsiz bir yerdi. Bütün aksilikler beni mi bulurdu. Ulan ne kadar da yalnızdım. Kulaklığı takıp gözlerimi kapayarak başladım odamda böğürmeye. “İtirazımmmm var bu zaliiimmm kadereee / İtirazım var bu sonsuuuz kederee / Feleğiin cilvesiinee / Hayatın silleeesineeee” diye bağırırken aniden bir şey çaptı suratıma ya da suratım o bir şeye. Gözlerim yerinden fırladı. “Ne bağırıyosun ulan it.” diye girişmişti babam. Açılışı da esaslı bir tokatla yapmıştı ama sınav arifesi olduğu için eskisi gibi çok hırpalamaya niyeti yoktu. İkinci tokadın ve ilk tekmenin şiddetinden anladım bunu. Ben de merhametinden mi gaz aldım, yoksa çok içime attığımdan mıdır nedir, “Baba,” dedim. “Seviyorum.” Eli havada kaldı adamın. Şöyle bir iki saniye bakıştık. “Rakı mı lan bu!” dedikten sonra bana bir girişti ki sormayın. Çift vurup tek saydı; ama adam şefkatli be. O kızgınlığında bile kafama vurmamaya çalışıyor. Tabii, ben onların sigortasıyım. Tıp okuyacağım sanıyor.

Saatte 120 km hızla B şehrinden yola çıkan bir araç bana çarpıyor, kendime geliyorum. Zehir gibiyim zehir. Dayak kesinlikle cennetten çıkma. Üç bilinmeyenli denklemler, fonksiyonlar ve polinomlar kolay geliyor. Türev integralden çıkarıyorum hırsımı. Sonra Züleyha gözlerini kısıp dudaklarını gererek, elinde soru kitapçığıyla yanıma geliyor. Ettiğim bütün yeminleri unutup çöküyorum çözemediği sorunun başına. Hiç bakmıyorum ama ondan yana. Böyle devam etti birkaç hafta. Züleyha süzgün bakışlarımı üzerinde göremeyince işkillendi herhâlde. Bende bir tuhaflık olduğunu söyledi. Ağzımı aradı. “Canım sıkkın.” dedim. “Dergiye gönderdiğim şiirlerimi yayımlamıyorlar.” Tesadüfen ağzımdan kaçmış gibi yaptım. Başımı okşadı. Ben heveslenir gibi oldum yine ama o yaramaz bir çocuğun başını okşar gibi okşamıştı saçlarımı. Ulan insan bir şaşırır. “Aa sen şiir mi yazıyorsun?” der. Siz Popstar izlerken ben Şizofrengi okuyordum be. Kula kulluk edene yazıklar olsun ve batsın bu dünya.

Ertesi gün son ders resim. Soru çözüyoruz tabii. Dersin bitmesine 10 dakika kala ben çoktan bırakmıştım kâğıdı kalemi. Züleyha yine çıkageldi bir soruyla. Hiç çözesim yoktu. Dünkü olaydan sonra çok bozulmuştum zaten. “Yarın bakarım.” dedim. İtiraz etmeden soruyu önümden çekti, “Yapamaz demişlerdi zaten.” diye kendi kendine mırıldandı. Kim demişti? Semih mi? Ulan ben… “Dur ya, bi bakayım hadi, zaten boş boş oturuyorum.” deyip aldım soruyu. Ne olsa beğenirsiniz? A şehrinden B şehrine giden, C şehrinden U dönüşü yapan araçlar… Takur tukur çözerim diye atıldım. İlk yöntem işe yaramadı. Başka yoldan çözmeyi denedim. Bulduğum sonuç şıklarda yoktu. Ders zili çaldı çalacak. Züleyha gözlerini ayırmadan ne yaptığıma bakıyor. Pes eder gibi oldum. “Zil çalacak, ben iyisi mi bu soruya evde bakayım.” dedim. “Şimdi halledemez misin?” dedi gözlerini büyüterek. “Akşama etüt var dershanede, bu soruyu cevaplamadan hocanın karşısına çıkmak istemiyorum. Servisi kaçırsam da olur, beklerim ben. Senin için de sorun değilse?” Fark etmez yaşamak sen mesut ol yeter. Yine yumuldum soruya. Şıklardan gitmeyi denedim bu sefer. Herkes gitti. Biz kaldık. Gözüm sorudan başka bir şey görmüyor. O esnada elmacık kemiğimin üstüne bir öpücük kondurdu. Teşekkür etti servisi kaçırarak yaptığım fedakârlık için. Ben bütün yelkenleri indirdim. Bu soru çözülecek ulan. Bildiğim bütün yolları deniyorum. Biraz daha zorlasam fizik kurallarını deleceğim. O esnada babası aradı Züleyha’yı. Telefonu alıp sınıfın dışına çıktı. İster istemez kulak misafiri oldum. “Ben geç kalacağım baba, soru çözüyoruz… hı-hım… evet babacım… akşama dershane yok…” Avuç içlerim hep terledi. Züleyha geldi yanıma, “Nasıl gidiyor?” diye sordu. Çözememiştim. Zaten bu soruyla uğraşamazdım artık. “Zormuş. Galiba evde devam etsem iyi olacak.” Bir an önce sorudan kurtulup Züleyha’yla vakit geçirmek istiyordum. “Hah,” dedi. “Ben de tam onu söyleyecektim. İstersen soruyu yarına bırakalım. Benim çıkmam gerekiyor. Babam bir yere götürecekmiş.” Bir anlam verememiştim. Bir şeyler söylemek, onu durdurmak istiyordum ama ağzımdan laf çıkmadı. Ben angut kuşu gibi öylece beklerken, Züleyha çoktan çıktı gitti. Soruya bakakaldım. Elfida bir belalı başımsın. Ben de bir süre sonra toparlanıp çıktım. Durağa kadar yirmi yirmi beş dakikalık mesafe vardı. İşadamının teki vergi indiriminden faydalanmak için yaptırmış okulu. Ama dağın başına. Sahi Züleyha tek başına mı yürüyecekti onca yolu? Niye eşlik etmedim ki diye düşünürken kırmızı bir araba geldi geçti yanımdan. Kaşla göz arası yitip gitti. Tanıdık gelmişti. Yok dedim kendi kendime. O değildir. Eve gidecektim, vazgeçtim. Hastane tarafına yürümeye başladım. Yürüyerek iki saatlik yoldu. “Yok.” dedim yine yolda. Olamazdı. Öyle değildir canım. Soru hatalıydı. Başka türlü imkânı yok çözerdim. Hatalı soruydu. Peki, Züleyha bunu biliyor muydu? Aklım almadı yahu. Almadı işte. Çıkamadım işin içinden. Annemin odasına gidip başucuna oturdum. “Ben geldim.” dedim. Alnından öptüm. Sen çölüme yağmur oldun. “Anne,” dedim. “Eskiler çok güzel şarkılar yazmış. Soru falan çözerken hep dinliyorum. Biraz da olsa uzaklaştırıyor beni sınav stresinden. Sen uyanıp evimize döndüğün zaman, beraber şarkı söyleyelim olur mu?”

Bülent Ayyıldız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.