Harlem rönesansı 20. Yüzyılın başlarında Afro-Amerikan kültüründe yaşanan bir canlanma hareketidir. Özellikle sanat alanında Siyahiler tarihte çığır açmışlardır. Bu hareket Afro-Amerikan edebiyatının en etkili, en kana dokunan dönemidir. Edebiyat, müzik, tiyatro ve görsel sanatlarla Siyahiler “Zenci” tiplemesini beyaz perspektifinden çıkarıp yeniden inşa etmek istediler.

Amerikan İç Savaşı 1865’te sona ermiş, kölelik kaldırılmış ve yasa önünde eşitlik sağlanmış olsa da, özellikle Güney toplumunda eşitlik fikri asla kabul görememişti. Siyahiler çok düşük ücretle çalışıyor, yoksulluğun yanı sıra hala ayrımcılık ve linç kültürüyle mücadele ediyorlardı. Kuzeydeki iş olanakları ve Güneye kıyasla daha aydın insanlar Siyahiler için bir çıkış kapısı haline geldi. Özgürlükleri için yıllar süren savaşları, daha iyi bir hayat için “Büyük Göç” olarak bilinen güneyden kuzeye toplu göç ile devam etti. New York’un Harlem bölgesi Siyahiler için yeni yaşama alanı haline geldi.

Bu Rönesans Harlem ile sınırlı kalmayıp dönemin yeteneklerinin, entelektüellerinin ilgisini büyük ölçüde çekti ve bu kültürel uyanışın sembolik başkenti oldu.

Harlem Rönesansı’nın temelleri Siyahi sosyolog W.E.B. Du Bois’in The Souls of Black Folk eseri ile atılmıştır. Du Bois “Siyah elitler, siyah halkı özgürlüğe giden yolda eğitmelidirler” öğretisi ile Afro-Amerikalılara sanatlarıyla insan olduklarını ve eşitliklerini bu şekilde kanıtlayacaklarını savunmuştur. Bu anlayışın yanı sıra Siyahiler köklerine sahip çıkmanın ve kökleriyle gurur duymanın, ayrıca politikada da her alanda eşitlik için savaşmanın önemini anladılar. Bir kadın Afro-Amerikan şair Gwendolyn Brooks da eğitimin eşitliği getireceğine inanmıştır. “Biz Gerçekten Havalıyız” (We Real Cool) şiirinde okuldan kaçan siyahi çocuklara kızgınlığını şöyle aktarmıştır;

 Bilardo oyuncuları.

Altın Kürek’te yedi kişi.

Biz sahiden havalıyız. Biz

Okuldan ayrıldık. Biz

Geceleri sürteriz. Biz

Dosdoğru saldırırız. Biz

Günah işleriz. Biz

Cini inceltiriz. Biz

June’la sevişiriz. Biz

Yakında gebeririz.

Harlem Rönesansı özellikle şiir alanında zengin şiirlere yer etmiştir. En hakiki amaçları öz kültürlerini sanatlarına yansıtmaktı, daha doğrusu sanata siyah perspektiften bakmaktı. Jazz ve Blues müzik türleri bu dönemin sembollerinden olmuştur. Özellikle şair Langston Hughes, şiirlerini jazz müziğinin ritminde yazmıştır.

Ben de

Ben de söylüyorum Amerikanın türküsünü
Ben, karaderili kardeş.
Mutfağa yollarlar beni
Sofrada konuklar olunca.
Ama güler geçerim
Ve güçlenmek için
Çok yerim.

Yarın
Masada oturacağım
Konuklar gelince.
Yeltenemeyecek kimse
“Mutfakta ye”
Demeye.

Görecekler
Ne denli güzel olduğuna
Ve utanacaklar.

Amerika’dayım ben de

Langston Hughes bu şiiriyle tüm Siyahilerin düşüncelerine ayna tutmuştur. Amerika’nın öyle ya da böyle mutlaka değişmek zorunda olduğunu artık ayrımcılığı kabullenemeyeceklerini belirtmiştir.

Hughes “Zenci Sanatçı ve Irk Dağı” makalesinde şöyle belirtmiştir “Artık yarattığımız genç Zenci sanatçıları, koyu tenli bireylerimizi korku ve utanç olmadan ifade etme niyetindeyiz. Beyaz insanlar memnun olursa biz memnunuz. Olmazlarsa, önemli değil. Güzel olduğumuzu biliyoruz. Ve ayrıca çirkin.” Dönemin felsefesini bu alıntıyla da özetleyebiliriz. Edebi bir hareket olmasına rağmen Harlem Rönesansı, tüm sanatlara dokundu. Sanatçıları, ırksal gurur ve eşitliğe inanmalarına rağmen, hiçbir ortak politik felsefe, sosyal inanç, sanatsal stil veya estetik ilke paylaşmadılar. Bu, bireylerin baskı görmeden ve herhangi bir manifestodan bağımsız yaptıkları bir hareketti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.