Kendime dönmeliyim. Rüzgârın perdeleri dışarda salındırması gibi atıl bir hâlde hep bedenim, bunu biliyorum çünkü ne kadar uzak zamanlarda kalmış gibi anımsasam da güneşli bahar sabahları vardı. Kasabın önündeki kayısı ağacına acır, önce çiçekleri sonra meyveleri için merhamet duyardım ona. Şehrin içinde kalmış meyve ağaçları ne hüzünlüdür. Tüm bunlar kendi uydurduğum hikâyeler gibi geliyor artık. Yine de pazartesi oluyor, ardından salı, bu gidişle çarşamba bile olur. Salı günleri pazara gidiyorum, pazarcılar hâlâ bir şeylerden yakınıyor lacivertin en zevksiz renginden dikilmiş önlüklerinden buruşmuş paralar çıkartırken. Nasıl oluyor da televizyonlar durup dinlemeden analiz edip öneriler yağdırıyor, akıl almaz şey diyorum her gördüğümde. Evde yeni şeyler keşfedin, kitap okuyun, şöyle diziler var böyle müzeler. Günlerce durmadan söylüyorlar, diziler, müzeler. Hâlbuki tek istediğimiz gırtlağına çöküp öldürmek anı, öl ve acele yenisi gelsin sonra yine yenisi. Sıkıcı bir videoyu atlayarak izlemek istiyoruz. Metrolarda, otobüslerde ve tatsız sohbetlerde boyuna ölen zaman artık karşımızda ve intikamla boyalı. Kırmızı gözleri var, sıkıntıdan yapılmış pençeleri.  

            Kendi içinize dönün diyor, sarışın ve güzel bir kadın. Benim dönecek bir içim var mı ne bileyim. Dönülecek bir yer kaldı mı, bundan bile emin değilim. Suçu şehre, kapitalizme ve Amerika’ya atmak biraz Godardça yani anlamsız, sıkıcı. İnsan bu diyorum, kafamı sallayarak ne eksik ne fazla. Dönecek bir yer arayıp dönemiyor bir türlü. Eskiler şanslıymış yine de ya da akıllı mı demeli, Tanrı’ya inanınca işler daha yolunda. Asıl yurda dönmek diyorlar ölüm için, asıl yaşama. Eninde sonunda dönüyorlar, eve, şarkıya, kendilerine belki de. Bir kendim var mı emin değilim, kasabın önündeki kayısı ağacına acımaya dönmek istiyorum.

Dünya değişecek artık, kartlar karıldı, dağıtıldı, Avrupa sınıfta kaldı, ben kaldım mı acaba? Avrupa dersine çalışır hem de sıkı, ben aylaklık ederim. Kart karmayı hiç bilmem, ellerimi nereye koyacağımı bilmediğimden ilk gençliğim hep onları saklamakla geçti. Dünya ise biliyorum hep değişiyor ve yine de hep aynı.

Kendine dön, kendine. Kimse çıkıp demedi mi nereden alınır bu kendim, bir link bırakamaz mısınız Hande Hanım? Kitap önerileri, tarifler ve pidiefler arasında yapayalnızım çünkü hiç kişisel gelişim kitabı okumadım ve Hande Hanım bir türlü link bırakmıyor ki kendimi alayım. Şimdi kargoya verseler anca haftaya gelir, aman ne korkunç, o zamana dek kapıda kaldım, herkes döndü de tepede bir başıma kaldım. Veba tüm şehri sardığında şehrin önde gelen kızıl saçlı, zarif bir hanımı çıkıp demiş midir acaba, kendimize dönelim diye, sonra rahipler bitmek bilmez cesetlerin önünde ölüme rehberlik ederken başlarını onaylayarak sallamış mıdır, mezar kazıcılar küreklerini alkışlarcasına birbirine çarpmış mıdır. Bilemiyorum bunları bir heves başladığım Decameron öylece duruyor masanın üzerinde, amma da kalın kütük gibi.

Bir an ürperiyorum, ya perşembe gelmezse. Saydım pazartesilerden sonra salı ve ardından çarşamba geldi peki ya perşembe. Şimdiye çoktan kendime dönmeliydim, görüyorum herkes ekmek pişiriyor, ekmek kutsaldır, buğday sonra şarap. Ben de ekmek pişirip ve bir yudum şarap alıp kutsanmalıyım İsa tarafından ve deklare etmeliyim tüm dünyaya, bakın ben kendime döndüm. Karşımda dikilen gözleri kırmızı, pençeleri slaytlı ders kokan zamanı öldürmenin bir yolunu bulmalıyım. Neredeyse kendimi bulup, Hande Hanım ne olur artık verin şu kaydırmalı linki, geliştirmeliyim ama şöyle fotoğrafa sığan bir gelişme olsun fazlasına gerek yok. –meli,malı dünya değişmiyor dedim, hep edilgen bir özneyim. İlk gençliğin çekingen terli ellerini masanın altından çıkartıp ben de kartları karmalıyım, dersime çalışıp Avrupa’yı yakalamalıyım. Kendime dönmeliyim.

Kapak İllüstrasyonu: René Magritte, “Golconde”, 1953

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir