Işığın karanlıktan sonra geldiğine katılmıyorum ama teyit edebilirim ki, ışıktan önce baş ağrım yoktu. Karanlıktakiler için Fotos başlarda, zenofobimizi (Yunanca: ξένος ve φόβος) yürürlüğe koyan ve talep etmediğimiz barışı “iade edilemez” ibaresiyle paketleyip kapımıza getiren bir şeydi. Daha sonra Fotos’un olmadığı yerleri bulmak giderek zorlaştı, sigara içilmeyen mekânların çoğalmasına rağmen sigara dumanının hiç kaybolmaması gibiydi.

Ben Livia, depresyon, paranoya ya da OKB celplerini görmediğim için evimden alındım. Buraya geldiğimde beni lambaların şavkını okumaya zorlayacaklarını sanmıştım, onun yerine beni tavanları dümdüz koğuşa koydular. Buradakilere göre Fotos’un elini üstünüzden çekmemesinden daha kötü bir şey varsa, elini üstünüze hiç koymamış olmasıydı. O yüzden görevliler, yataklarını ışıksız odalara serdikleri “ziyaretçileri” genelde unutuyorlar. Unutmayı bana da öğretmelerini istedim ama ne yazık ki müfredatta unutma alışkanlığından önce Karanlık Köşelerden Gelen Sesleri Duymamak başlıklı bir konu geliyordu. O yüzden depresyondan ya da paranoyadan ziyade kendimi unutmuyor olmaktan mustaribim -OKB olduğu yerde duruyor-. Algılarım, kabiliyetlerim, manikürsüz parmaklarım köreliyor; saksısı git gide küçük gelen bir bitkiye dönüşüyorum ama kendimi unutamıyordum. O yüzden burada, dünyanın ilk canlı köşe aksesuarı kauçuk çiçeğinin yanında durup Fotos’u takip eden insanlara bakmayı alışkanlık haline getirdim. Yeni gelenlerin dolu hiçbir iskemleye oturmamasına, taburcu olanların kamburu beş derece azalmış sırtına bakıyorum. Yüzleri değişse bile yüz ifadeleri değişmiyor. Bir tanesi vardı, Eduardo, geçen sene ben havuz başında heykelcilik yarışmasındayken gelmişti. Fena çocuk değildi aslında ama yarışmanın kuralları gereği heykeller flört edemiyordu. Zaten o gün “saçları en cansız heykel” olarak seçildikten sonra hayatıma “kauçuk çiçeğinin yancısı çiçek” olarak devam etmeye karar verdim. Bitki olduğunuzu bir kez kabul ettikten sonra etrafınızdaki devinim ve değişim sizi üzmemeye başlıyor. Hem kimse sizden aynı devinimi beklemiyor hem de durduğunuz yerde istikrar kazanıyorsunuz. Gündüz rutinimden şikâyetçi değilim ama gece rutinim artık keyfimi kaçırmaya başladı. Birkaç aydır her gece, rüyamda kendimi kaygı bozukluğu olan bir ressamın ilk nü portresi olarak görüyorum.

Ressam, havaya kalkmış kollarımı, kalın belimi, hafif bükülmüş dizkapaklarımı çizerken modele neredeyse bakmıyor. Rüyada olduğumdan herhalde, modelin benden çok daha güzel olduğunu da biliyorum. Titreyen ellerini ve yumuşak kurşun kalemi vücudumda gezdirirken gözleri en sona bıraktığını söylüyor gergince. Daha sonra gözlerimi çizmeden, çizgilerimi belirginleştiriyor. Islak ve yuvarlak uçlu çizim kalemini ve anında kuruyan siyah mürekkebi hissediyorum. Artık daha kalıcıyım ama gözlerim hâlâ yok. Modelin sesinden sıkıldığını anlayabiliyorum ama ressam onun bu imasını anlamıyor, ben de ona anlatamıyorum. Tam gözlerime kavuşacağım derken başımın hemen üstünde fırtına bulutları toplanıyor gibi hissediyorum. Ressam fırçasını siyah boyaya ve suya batırıp etrafımı boyamaya başlıyor. Bağırmak istiyorum “Saçmalama beyefendi, gözlerimi ver önce!” ya da “Suyu çok koydun, aloo!” diye. Ressam hiçbir şeyin farkında değil, fütursuzca sallıyor fırçasını. En sonunda, başımın sol üstünde fazlaca birikmiş boyadan bir damla omzuma akıyor ve bedenim, bir bıçak darbesiyle asimetrik iki parçaya bölünüyor…

Fotos’un terk etmeye bile tenezzül etmediği yatağımda sıçrayarak uyanıyorum ve aklımda yalnızca tek bir düşünce oluyor: Ölürken obsesif kompülsif bozukluğunuza hassasiyet gösterilmiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.