Dün saat onu elli geçe gelmişti bu eve. Kendi evinden daha çok buraya geliyordu, hatta uzun bir süre buraya taşınmayı bile düşünmüştü. Evinde neredeyse iki aydır yalnızdı, sırf kedisi için evde kalmaya devam ediyordu. Yıllarca –bir kediyle birlikte- tek başına yaşamanın hayalini kurmuş, sonunda bunu başardığındaysa yalnızlığa alışamamıştı. Yalnız kaldığında kendisine sarıyor, dertsiz başına dert çıkarıyordu sürekli. Hele ki kışsa, hava kapalıysa tadından yenmiyordu. Geceleyin böyle sarmıştı kendisine, düşünceleri büyüyüp bir çığ halini alıncaya kadar düşünüp durdu. Yaşayamıyordu. Yaşamasına izin vermiyorlardı, onlardan da izin almayı reddediyordu. ‘Kendi hayatım’ diyordu sürekli. ‘Neden sizden izin alayım ki yaşamak için?’ diye sayıklıyordu. Sayıklamaları günler, aylar geçtikçe arttı ve o kadar çoğaldılar ki çığlık halini aldı. Çığlıkları büyüdü, haykırışlara dönüştü. Yoruldu cümleleri, yükünden dolayı uçamayan sıcak hava balonu gibiydi. Ateşi harlayan çığlıkları, kelimelere takıldığı için yükselemiyordu. Yüklerinden kurtulmayı düşündü, teker teker kelimelerini aşağıya bıraktı. ‘Kendi hayatım’ ve ‘siz’ kaldı geriye, onlara da dokunamadı. Gondolun iki ucunda karşılıklı asılı kalmıştı, birisini atmayı denese de dengesi bozuldu, yalpaladı. Vazgeçti, yere çakılmaktan korktuğu için uzun süre onları ellemedi. Canı sıkıldı, ayaklarına vurulmuş prangalar gibiydi bu iki kelime. Dün gece ne yaktığı tütsüler, ne açtığı müzikler ne de arada bir gidip sevdiği kedisi onu yatıştırmıştı. Bir nefese ihtiyacı olduğunu düşündü.

Olağanüstü bir geceydi, soğuk gri havayı içine çekti. Sıcaklığın derecesini ne kadar yükseltse de asla ısınmayan odasına bir ağız dolusu küfür etmekten kendini alamadı. Tanımlayamadığı bir kararlılık bulutu çökmüştü üstüne. “Bu iki kelimeden kurtulacağım.” Bitmek üzere olan paketinden bir sigara çıkardı, eskimeye yüz tutmuş ve yer yer mürekkep lekesi olmuş ahşap masanın üstünde çakmağını aradı, bulamadı. Masasının üzerinde öyle bir kaos vardı ki, kendi hayatını da burada kaybedebilmiş olduğunu düşündü. Tarot kartları saçılmış, -gözleri bir süreliğine ‘Yıkılan Kule’ kartında duraksadı-  aralarda tütsü ve sigara külleri birbirine karışmış, taşarak yere dökülmüştü. Masaya dokunmadı, pencerenin önündeki beton tezgâhın üzerine koyduğu mumun ateşine doğru uzandı, sigarasını yaktı. Çektiği ilk acı dumanı üflerken mumu söndürdü. Ateşin caydırıcı turunculuğu yerini dolunayın soğuk beyazlığına bırakmıştı.

Kararını verdi, sigarasının bitmesini beklemeden izmarit mezarlığına gömdü bir hışımla. Tüm hıncını beyaz izmaritten çıkarmıştı. Oturduğu rahatsız sandalyeden birden kalkınca başı döndü, sendeledi. Kalktığı sandalyeye tutundu el yordamıyla. Kendisiyle dalga geçti. Ayakta duramıyordu, kinayesiz.

Soğuk ay ışığının aydınlattığı odaya bakındı. Sağa sola çekilmekten kırılmış ayağının altına, kullanılmayan bir defterden koparılıp yedi kere katlanıp koyulan kâğıtla ayakta duran dolabının yanında duran sırt çantasını aldı. Kitaplığının üçüncü rafında duran cüzdanını çantasının en küçük gözüne koydu, hazırdı. Göçebe yaşamaya o kadar alışmıştı ki çantası her daim hazırdı. Her an kaçmaya hazır, bir anda buradan kaçıp gidebilirmiş gibi… Kimseye bir şey demeden sessiz sedasız bu odadan, bu evden çıkıp yıllarca gelmek için savaştığı ama şimdi de içinde nefes bile alamadığı bu şehirden her an kaçıp gidebilecekmiş gibiydi. Aralık perdeden dışarı baktı, kar yağıyordu. Tam vaktiydi. Yatağın üzerine fırlatılmış mor kazağını geçirdi üzerine. Kazağının kapüşonunu kafasına geçirmeden önce serçe parmağına bir yüzük misali taktığı ince tokayla saçlarını topladı. Kolu kırılmış tahta kapının arkasında asılı askılıktan yeşil parkasını giydi. Ne zaman parkasını giyse aklına hep aynı sahne geliyordu. Edebiyat fakültesinin bahçesindeydi, hangi dersi beklediğini bile hatırlamıyordu. Ankara’nın kesici ayazına rağmen elinde otomattan ısmarlanmış kahvesiyle sigarasını içiyordu. Cebindeki son parayı yine sigarasına vermişti. Hep diyordu ‘Aç kalırım ama sigarasız kalmam’ Cebinde son yirmi lirası kaldığında aldığı ilk şey sigara oluyordu. O uzun yokuşu sırf bu zehir için inip çıkardı, kar kış demeden. Kilometrelerce yol iner, sigarasını alırdı. Bu gece de, o günlerden birisine benziyordu. Aynı kıyafetler, aynı müzikler, aynı düşünceler… Tek değişiklik bu sefer zehrini almaya değil, zehrini akıtmaya gidiyordu.

Yaşı kendisinden büyük, kırmızı boyası pul pul dökülmeye başlamış apartmandan çıktı. Çıktığı gibi keskin soğuk kemiklerine kadar işledi. İçi ürperse de bu üşüyüşü kısa sürdü, içindeki soğukluk daha keskindi. Küçük kar tanelerini tüm sokağı etkisi altına almış, yol kenarına düzensiz park edilmiş arabaları teker teker saklamaya başlamıştı. Sokak lambaları çirkin turunculuklarıyla aydınlatmaya yetmiyordu sokakları. Yürürken düşmemek için olabildiğince temkinli ve yavaş yürümeye çalışıyordu. Çok uzun değildi gideceği yer, ezbere bildiği yolu gözü kapalı gitmeyi düşündü bir anlığına.

Bu gece kaç kere öldün?

Zihninde büyüyüp giden bir ses seli gibiydi, kaç kere tekrarlamıştı bu cümleyi kendisine, karşısındakine, gökyüzündekine, yeryüzündekine. O kadar çok tekrarladı ki bir an öldü, ölüp dirildi. Gözünü sert bir kış gecesine açtı. Saat akşam on birdi. İçeriden ona gelip gelmeyeceğini soran sese doğru yöneldi, birazdan geleceğine dair bir şeyler geveledi paketinden bir sigara daha çıkarırken. Mutfak dolabından bir çay tabağı alıp içine çeşmeden su koydu. Erkek arkadaşı hoşlanmıyordu sigara içmesinden ama bu gece kendisine bir kıyak geçmişti. Soğuktan kuruyup çatlamış dudaklarını yalayıp sigarayı yerleştirdi, yaktı. Az önce ona sevgi dolu bir şekilde seslenen ses şimdi kızgınca homurdanıyordu. “Son” dedi. Bu son olacaktı. Dumanı üfledi, mutfağın dışarıya açılan penceresinden karın yağışını izledi. Dizleri titriyordu, soğuktan değildi bu titremesinin nedeni. Kendisini telkin etmeye, sakinleştirmeye çalıştı. İçindeki garip kararlılık büyüyordu. Bu yüklerden kurtulacaktı.

Bu gece kaç kere öldün?

Öldüğü geceleri, gündüzleri, öğlenleri, akşamüstlerini düşündü. Öldürüldü, kahkahalar arasında öldürüldüğü o acımasız günleri düşündü. Kimse gözünün yaşına, toy gülümsemesine bakmamıştı. Öldürüldüğü arzuların kendisiyle oynamasına izin vermişti yaşamak için. Arzular intikamlara evirildi. Bu gün kurtulacaktı, düşse bile gondoldaki ‘siz’ yükünden kurtulacaktı. Baharda yeniden filizlenen otlar gibi filizlenmişti bu düşünce zihninde. Elinden alınan günlerin hatırına yapacaktı bunu. Yalandan sevgilerle süslenilen kelimelerle pis yamyamlar gibi etinden kemiğinden koparıp çiğnedikleri hayatı için kendisine de kızıyordu. Suç onun değildi. Dravdan deja-vunun içine itilmesi onun hatası değildi. Yanan izmariti, su dolu çay tabağına atıp söndürdü. Küçük kar taneleri, bu gecenin günahını örtmek için birleşip büyümüştü. Pencereye sırtını döndü, dağılmış mutfağa baktı. Tezgâhın üzerinde yığılmış tabaklar, kâselerin içinde kurumuş yoğurt kalıntıları, ocağın üzerindeki salça lekeleri… Şimdiye kadar iyi böceklenmemişti burası. Yüzünde tiksinti uyandıran bir ifade oluştu, rutinini bozmuştu. Buraya geldiğinde yaptığı ilk şey mutfağa girmekti, dağlaşmış bulaşıkları yıkayıp kaldırırdı. Aslında alışmıştı da buna, çoğu zaman yaparken sinirlense de. Çekmeceye yöneldi, üçüncüsünü açtı. Çoğunlukla saçlarını boyarken kullandığı lateks eldivenlerden son çifti eline aldı. O pudramsı yumuşak doku içini gıcıklatıyordu, bir yandan da bu his hoşuna gidiyordu. Eldivenlerin içine üfledi, eline prezervatif geçiriyormuş gibi hissetti. Beşli çekmecenin ikincisine yöneldi, önce gözleriyle taradı çekmecenin içini. Gördü, usulca parmaklarıyla dokundu. Metalin verdiği soğukluk lateksi geçip parmaklarına ulaştı. Sessizce çekmecenin içinden çekip çıkardı, kapüşonlu kazağının ön cebine koydu. “Geliyorum” diye seslendi. Çekmeceyi kapatıp kapıya doğruldu, sandalyenin üzerine koyduğu siyah ceketini üzerine geçirdi. Işığı açık bırakıp mutfaktan çıktı.

Yüzüne sevimli bir gülümseme yerleştirdi. Sağa döndü, antreyi geçip salona girdi. Haremlik-selamlık gibi konumlandırılmış mor çekyatlara baktı son defa. Kapısı açık odadan süzülen yeşil led ışık zar zor ulaştırıyordu aydınlığını salona. Yatak odasının içine çevirdi bakışlarını, sinirlenecek gibi oldu. Aralarında yazısız bir kural olmuştu, sol taraf onun, sağ taraf kendisinindi. Sağda yatan bedene baktı uzunca, kuralı çiğnemişti. Yine de bunun üzerinde durmadı, son defa sağda uzanmasına izin vererek devam etti, odaya girmeden önce ceketinin fermuarını yarıya kadar çekip kapattı önünü. Gözlerini telefondan çekip kendisine bakan sevgilisine gülümsemeye devam etti. Eşofmanının cebindeki telefonunu çıkardı, hızlı parmak hareketleriyle bir müzik açtı. Telefonunu kapının yanındaki sehpaya bıraktı ve usulca yatağın üzerine çıktı, emeklermişçesine sevgilisinin bacaklarının üzerinden sürünerek kucağına doğru çıktı. Sevgilisi elindeki telefonun kilidini kapatıp masanın üzerine koydu –sonunda-. Ellerini bağdaş yapıp ensesine götürdü, rahat bir pozisyon aldı. Gülümsemeleri muzip bir hal almıştı. Biraz daha yukarıya doğru sürtündü, yüzündeki muzip gülümseme hala devam eden dudaklara birkaç öpücük kondurdu. İkisi de bunun anlamını biliyordu. Bundan sonra gözlerini açmayacaktı altında yatan beden, anın tadını çıkaracaktı. Bunu biliyor olmasının verdiği rahatlıkla, onun ellerini bacaklarının arasına alacak şekilde sertliğin üzerine oturdu. Yavaşça ceketinin fermuarını açtı, lateks parmaklarını onun tenine değirmemeye çalışarak tişörtünün üzerinde gezdirdi. Kalp atışlarını hissettiği yerde durdu parmakları, yutkundu. Daha fazla oyalanmamalıydı. Sol eliyle onun göğsünü okşarken sağ elini tişörtünün üzerinden çekti, kazağının ön cebine koyduğu soğuk metali eline aldı. Biraz büyükçe et bıçağının sapı avcunun içine tam oturuyordu. İyice kavradı, sapı sıktı. Altında yatan bedenin gözlerini açmamasını umut ediyordu. Et bıçağını arkasına sakladı, onun yüzüne doğru eğilip nefesini boynundan kulağına kadar hissettirdi. Birer veda öpücüğü bıraktı yanağına, dudağına. Kulağına doğru yöneldi, pozisyonunun verdiği rahatlıkla soldaki yastığı tuttu. “Seni seviyorum” diye fısıldadı. Altındaki bedenin mırıldanmaları gözüne tatlı gözükmüştü, bir saniyeliğine yapacağı şeyden vazgeçmeyi düşünse de aklından savuşturdu. Sol eliyle tuttuğu yastığı alıp doğruldu, bacaklarını biraz daha sıkılaştırdı hareketlerini önleyebilmek için. Daha fazla beklememeliydi. Yastığı bacaklarının arasında yatan bedenin yüzüne sertçe dayadı, ağırlığını o tarafa doğru vermeye çalıştı. Arkasına sakladığı sağ elini tüm hızıyla, az önce kalp atışlarını hissettiği yere sapladı.

Bir, iki, üç, dört… Otomatiğe bağlamıştı, altındaki beden düzensiz ve sert hareketlerine son verdiğinde kendi gözlerini açtı. Sapladığı bıçağı sertçe yukarıya doğru çekti, nefesi müziğe karışıyordu. Bekledi sessizce, durdu. Birkaç dakika geçti, hiçbir hareket göremeyince yastığı yüzünden çekip yana koydu. Gözleri kapalı, cansız duran yüze baktı. Sırıttı. Ellerinden yatağa damlayan kanı umursamadı, oturduğu sertlikten kalktı, bıçağı onun tişörtüne sildi. Eldivenlerini çıkardı, lateksi bıçağın sapına giydirip cebine koydu, ceketinin fermuarını geri çekti. Sehpanın üstüne bıraktığı telefonu alıp çıktı odadan. Son bir defa bakmayı düşündü ama buna cesaret edemedi. Odadan çıktı, kapıyı kapatıp mutfağa yöneldi. Masanın üzerine bıraktığı paketinden son sigarasını çıkarıp yaktı. Bitmişti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir