Bu mekânlar…

                Derin bir nefes doldurdu ciğerlerine, gözlerinden süzen incileri ince bir misinaya geçirip boynuna astı. Pranga diyordu, Prangalarını kendim astım boynuma. Bulunduğu yerin loşluğuna karışmıştı bedeni. Dumansı bir loşluk, verdiği nefesin buharına karışıp boyuyordu gözlerini. Hiç istemediği kadar griydi burası, ne sıcaktı ne de soğuk. Üzerinde ince bir tişört giydirilmişti, rengini seçemiyordu. Gözlerini kırpıştırdı, kirpiklerine ağırlık yapan incileri saçtı gök-yerine. Yukarı kaldırdı gözlerini, yeryüzü; aşağı indirdi, gökyüzü. Mevsimi yoktu bu mekânların, içini ürperten bir his titretiyordu inci bedenini. Ayna teninden başka aydınlatan bir ışık yoktu. Elinde bir ayna, aynada başkası. Kendisi miydi bu tuttuğu, yoksa başkası mıydı gördüğü? Kimdi bu karşısındaki?

                Evine vardı, gece çökmüştü çoktan. Soğuk hava cam kemiklerine kadar işlemiş, buğu oluşturmuştu. Kapıyı kapattı, sırtını yaslayıp birkaç saat öylece kalakaldı. Nefes alışverişlerinden başka bir şey doldurmuyordu dudaklarını, kulakları ince bir ıslık mırıldanıyordu. Durdu, kafasını omzuna yasladı. Başkasının omzu gibiydi, kendisine ne kadar yabancılaştığını hissetti. Hayır hayır, hatırladı. Darmadağınık düşünceleri düzenli nefeslerine karıştı, karıştıkça kalp atışları yavaşladı. Dizleri kırıldı, sırtını kapıdan ayırmadan yere doğru sürdü kendisini. Vücudu soğuk mermere değdi, içinde bir ürperdi. Geceydi, bu eve hangi gün gelmediğini hatırlayamadı. Aralık camdan sızan meltem, tül perdeyi oynatarak geçip gidiyordu. Geceydi, hangi evdeydi? Hangi sokaktan geçip gelmişti, hangi arabaya binmiş, hangi kapıyı çalmıştı? Yok yok, çalmamıştı kapıyı. Kalça kemiğine kadar sertliğini hissettiği soğuk metal hatırlattı, anahtarla açmıştı kapıyı. Üstünde ince bir tişört, kim giydirmişti?

                Geceydi, güneşin iç ürperten sarı sıcak ışığı delip geçiyordu kara tenini. Gözlerini çevirdi yeryüzüne, güneşin o ışıkları soluk gözlerine renk katmak istedi. Biraz hırçındı bu isteği güneşin, gözlerini kanatırcasına bir sertlikle vermeye çalışıyordu o rengi. Kızardı, kanadı. İnciler kızıla boyandı, gözlerinden dökülenler. Parmakları boynundakilere gitti, içi rahatladı. Onlar hala beyazdı. Ayın iç ısıtıcı gümüş ışığı gibiydiler. Sakinledi, onlara dokunmamalıydı. Güneşin onları da kızıla boyamasına izin vermemeliydi. Şimşek çaktı. Gündüzdü, ayın debdebesi dolduruyordu yeryüzünü. Gözlerindeki kızıllık kızdırdı onu. Debdebesi arttıkça arttı, tüm evreni sarıyordu şimdi.

                Baktı sağa, sola, ortaya, çapraza, önüne, arkasına… Gözlerindeki kızıllık şimdi tüm bedenini sarmıştı, bedenini aştı, yere aktı. Mermerlerin boşluklarından akıp giden kızıllığa baktı, vücudundaki tüm kan çekiliyormuş gibi hissediyordu. Kalktı, soğuktan üşümüş bedenini soğuk avuçlarıyla ısıtmaya çalıştı. Kızıllıklara basmadan adım atmaya çalışıyordu mümkünmüş gibi. Ayak izleri kızıldı. Önündeki kapıda durdu “Yok, yok.” Vazgeçti. Sağa baktı, sola baktı.  Elindeki aynaya döndü sonra. Yansımasındaki yabancıya iğrenç bir gülümseme gösterdi. Ayna şaşırmazdı. Tam arkasına döndü, tam arkasındaki kapıya yöneldi. Bedeninden akıp gök-yerini kaplayan kızıllık bu kapının altından gidiyordu. “Ayna yanılmaz.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir