Ne kadardır yoldaydık ya da ne kadar daha gidecektik hatırlamıyorum. Tepemizdeki güneşe karşılık yoldan gelen rüzgârın koruması altındaydık. Mobiletin kulağımızı sağır eden sesi arasında bağırdım. 

“Abi, bir yerde dur da az dinlenelim.” 

Ses gelmedi ya da geldiyse de duymadım. Tekrar bağırdım. 

“Abi! Bir yer de dur da soluklanalım!” 

“Ha, tamam…” 

Cümlenin devamını anlayamadım. Yaman bir yokuşu, cılız bir mobiletin üzerinde tırmanmaya çalışıyorduk. Ufak bir tazının üstüne iki maymun binmiş gibi göründüğümüze emindim. Artık iyice yavaşlamış, durdu duracak gibiydik. Nevzat Abi hafifçe bana doğru dönerek bağırdı. 

“Az ileride bir çeşme var. Orada duralım da şu soğusun biraz. Gömlek çatlatacağız yoksa.” 

Mobilet üstündeki yüke daha fazla dayanamayınca ben indim. Nevzat Abi çeşmenin yanına varıp beni bekledi. Yanına varınca yüzündeki mahcup ifadeyi fark ettim. 

“Kusura kalma oğlum ya. Bizim peder beyindi bu. Eski püskü ama elde bu var. Varırız ama, yolda bırakmaz merak etme.” 

“Estağfurullah abi. Ayağımızı yerden kesti ya, yeter. Motor soğurken şu adamı anlatsana bana. Merak ettim iyice.” 

“Hangi adam?” 

“Şu ayı oynatıyor dediğiniz adam.” 

“Nihat’ın orada konuştuğumuz mu?” 

“Evet abi.” 

Nevzat abi çıkarıp bir sigara yaktı. Bana da uzattı. Çektiği ilk nefesle beraber ağzından şu cümle çıktı. 

“Nesini merak ettin?” 

“Ya orada çay içerken anlattınız ya. Düğün gününde köylüye şaka yapmış, merak ettim ben de.” 

Nevzat abi hafifçe gülümsedi. Yüzünü bana dönüp kalçasıyla hafifçe mobilete dayandı. 

“Şakayı severdi rahmetli.” 

Nevzat abi öyle deyince, ben de çeşmenin kenarına çömeldim. O devam etti. 

“Hey gidi Mehmet abim! Genç göçtü. Kalp götürdü onu genç yaşta.” 

“Başın sağ olsun abi. Ben rahmetli olduğunu bilmiyordum kusura bakma.” 

“Yok be, ne olacak. Allah razı, mekânı cennet olsun.” 

Ben tam âmin diyecekken yoldan geçen bir kamyonun homurtusu konuşmamızı böldü. Kamyonun geçip gitmesini beklerken Nevzat Abi’nin gözleri ormana doğru dalmıştı. 

“Abi, kimdi Mehmet abi dediğin? Akraban falan mıydı?” diye sorunca yüzünü bana dönerken konuşmaya başladı. 

“Yok akraba değildi, arkadaşımdı. Çok fazla vakit geçiremedik ama çok dertleşmişliğimiz vardı.” 

“Üzüldüm abi, tekrar başın sağ olsun.” 

Nevzat Abi başını eyvallah der gibi salladı. Sırtını bana dönerek yola doğru sigarasını içmeye devam etti. Birkaç dakika boyunca motordan gelen çıt sesleri ve yoldan geçenlerin gürültüsü hariç bir ses çıkmamıştı. Sigarasını bitirip döndüğünde gülümsüyor gibiydi. 

“Bak sana o düğün hikayesini anlatayım hadi. Böyle güzel şaka yapan adam bulamazsın bir daha.” 

“Anlat abi, merak ettim iyice.” 

“Bu Mehmet Abi dediğim adam benim ta gençlik yıllarımdan arkadaşım. Lisedeydik beraber, sanat okulunda.” 

“Sanat okulu ne abi?” 

“Yahu bizim burada endüstri meslek lisesine o zamanlar sanat okulu derlerdi. Hâlâ vardır öyle diyen.” 

“Anladım abi. Buradan mıydı o da?” 

“Buradandı. Yedi göbek buralılar zaten. Neyse, bu anlatacağım olay artık o otuzlarındayken oluyor. Mehmet Abi’nin babasıyla arası bozuk o zamanlar. Bilmem kaç yılı var birbirlerini görmemişler. Mehmet Abi’nin ablası var bi’ de, ana bir baba ayrı, Habibe Abla. Sen biliyorsun onun kocasını, Kadir Abi var ya büfeci.” 

“Ha evet! Kadir Abi’yi iyi tanırım. Yani bu anlattığın adam Kadir Abi’nin akrabası oluyor?” 

“Evet. İşte, Kadir Abi aracı oluyor o zaman için, Mehmet Abi’yi evlendirmeye karar veriyorlar. Araştırıyorlar, tarıyorlar falan derken yakın köylerden birinden bir haber geliyor. Burada birisi var gelin görün diye. Gidiyorlar, bakıyorlar kız güzel. O da Mehmet Abi’yi beğeniyor. Evlendirelim diyorlar.” 

Nevzat abi tekrar sigara yakmış, bana da bir tane uzatmıştı. Ben almadım. Anlattığı hikâyenin nereye gideceğini merak ediyordum. 

“Neyse, nişan falan kendi aralarında oluyor zaten. Düğün günü geliyor. Düğün evi kalabalık. Mehmet Abi de sevmezdi kalabalığı, duramazdı. Bir şekilde yapmış etmiş, bakkala çakkala diye evden kaçıp köy meydanına varmış. Köy meydanında cami duvarının üstüne çıkmış oturmuş, sigara falan yakmış. Maksadı kafa dinlemek.” 

“Düğün neden kızın köyünde abi?” 

“Kimi kimsesi yok ki Mehmet Abi’nin. Babası oralı değil, ablasının kocası evlendiriyor adamı.” 

“Anladım abi.” 

“Evden kaçıp köy meydanına vardı diyordum.” 

“Adam kendi düğününden mi kaçıyor?” 

Nevzat abi gözlerini devirdi. 

“Ulan kulağınla dinle. Düğünden değil, kalabalıktan kaçıyor işte. Gürültüyü, çok fazla insanı sevmiyordu adam.” 

“Garip adammış. Eee sonrası?” 

“Öyle öyle. Garipti zaten. Geçmişinde yaşar dururdu. Neyse, bu orada oturup sigara içiyor ya. Oradan da yaşlı bir adam geçmiş. Görmüş Mehmet Abi’yi, bakmış köyden değil. Köyden olsa tanıyacak. Gelmiş yamacına ‘Sen kimsin?’ diye sormuş.” 

Nevzat abi egzozunu bağırtarak geçen bir arabaya el kol hareketiyle küfrettikten sonra bana döndü. 

“Bunların bir tarafına … bu egzozları.” 

“Değmezler küfrettiğine abi, boş ver sen. Sonra ne olmuş?” 

“Neyse, Mehmet Abi bakmış şöyle yaşlı amcaya. Nereden geldiyse aklına o an ‘Ben ayı oynatırım, yolum bu köye düştü. Ayıyı da ormana saldım. Birisi alırsa evine bir gece kalıp gideceğim.’ demiş.” 

“Yapma be! Eee, adam ne demiş abi?” 

“Ne diyecek, inanmış yazık. O da Mehmet Abi’ye ‘Bugün düğün var köyde, oraya git karnını doyur. Evine alan çıkmazsa köy odası var, orayı açarlar. Hiç mi kalacak yer bulamadın, damada söyle muhakkak sana yer bulur.’ demiş. Damada söylüyor bunları haberi yok!” 

“Abi vallahi güleceğim falan yoktu! Şakayı gerçekten severmiş belli.” dedim hafif hafif gülerken. 

“Dur lan daha devamı var hikâyenin, orada bitmiyor. Yaşlı adamı başından savdıktan sonra Mehmet Abi eve gitmiş. Akşama düğün var, hazırlanacak tabii.” 

Nevzat Abi anlattıkça gülüyordu. 

“Evdekileri de şakasına dahil etmiş. ‘Caminin önünde ayı oynatan bir adam var, yatacak yer arıyormuş.’ demiş.” 

“Evdekiler ne yapmış?” 

“Ne yapacaklar, ‘Senin düğün günün, misafir etmek sana yakışır. Git al gel, karnını doyursun.’ demişler. Mehmet Abi de tekrar çıkmış, gitmiş gelmiş falan. Dönmüş evdekilere ‘Konuştum akşama gelecek, ayısı hastaymış ona ot arıyormuş.’ demiş.” 

Uzun süredir o kadar keyiflenmemiştim. Nevzat Abi gülecek gibi olmuş fakat kendini toparlayarak anlatmaya devam etmişti. 

“Akşam düğüne bütün köy gelmiş. Yaşlı adam da var içlerinde. Mehmet Abi’yi görünce gelmiş yanına ‘Yemek yedirdiler mi oğlum sana?’ diye sormuş.” 

Kendi kendine gülmeye başlamıştı. Nevzat Abi’ye bakarken ben de istemsizce gülüyordum. 

“Ee abi?” 

“Mehmet Abi de ‘Yedirdiler sağolsunlar. Üstüme başıma giyecek de verdiler. Ayıyı da tut gel, ahıra bağlarız dediler. Ben de tuttum geldim, ahıra bağladım. Sabaha da kalkıp gideceğim,’ demiş.” 

“Abi hiç mi anlamamış adam bu işin şaka olduğunu?” 

“Mehmet Abi sezdirmezdi ki. Yüzünden hiçbir şey anlayamazdın. Adam da zaten yaşlı, safça biriymiş belli ki. Öte yandan ev ahalisi de biliyor ayıyla gezen bir adam olduğunu. Sorsa eve, doğru diyecekler. Her türlü kurmuş tezgahını yâni.” 

“Eee ayıyı ahıra bağladım dedikten sonra ne olmuş?” 

“Adamı merak sarmış. Hayatında ayı görmüş müdür bilemem ama oynayanını görmemiştir herhalde. ‘Burnunda halkası var mı?’ diye sormuş Mehmet Abi’ye. O da ‘Var var! Kolunda bilezik bile var. Onun payını biriktirip bilezik yaptırıyorum, tamam olunca koluna takıyorum.’ demiş.” 

“Çok sağlam işletmiş adamı ya. Üzülmedim de değil şimdi.” 

Nevzat abi hafifçe yan dönüp motoru çeşmenin yanına getirip ayaklığının üstüne kaldırdı. 

“Valla adam için üzülmüşsündür anlarım. Hikayesini bilsen Mehmet Abi için üzülürsün asıl.” 

“Neden ki?” 

“Orası çok uzun hikâye, çok çekmiş hayatı boyunca. Anlatsak bu yolu dokuz kere bitiririz.” 

“Anladım abi.” 

Nevzat Abi eliyle çeşmeden su alıp motosikletin sağına soluna atıyordu. Çeşmenin az ilerisinde büyükçe bir şişe gözüme ilişti. Bir koşu alıp geldim. Verirken hikâyenin devamını sordum. 

“Al abi, şişeyle daha kolay olur. Bilezik alıyorum dedikten sonra ne olmuş?” 

Nevzat Abi kısa bir sessizlikten sonra tekrar gülmeye başladı. 

“Ne olacak, adam tutturmuş ayıyı göreceğim diye. Mehmet Abi de tutuşmuş tabii, ayı falan yok ortada. ‘Geceleyin insanlar ayak altından çekilince göstereyim, şimdi herkes görürse ürker, saldırır.’ diyerek başından savmış. Hey Allah’ım ya, ah Mehmet Abi.” 

“Ben olsam beklerdim görmek için.” 

“Adam da beklemiş zaten. Bilmiyor da Mehmet Abi’nin damat olduğunu. Yemek yemeye gelenler olur ya sadece, gelin kimmiş, damat kimmiş bilmeden. Onlardan işte ihtiyar da. Geceye doğru Mehmet Abi’yi bulmuş bir köşede, ‘Hadi, ayıyı göster bana.’ diye tutturmuş. Mehmet Abi artık bunu ne ara düşündü bilmiyorum, adamı çekmiş bir kenara. ‘Ayı ayı deyip durma millet korkacak şimdi, benim de haberim yok bir şeyden. Ahırda yok ayı. Kesip misafirlere yedirmişler. Ben postunu duvarda gördüm. Beni de öldürmeden bunlar ben kaçıyorum, sen de kimseye bir şey söyleme, ayıyı boğazlayan seni beni hepten halleder.’ demiş.” 

Bir süre gülmesinin geçmesini bekledi. Yatıştığında derin bir nefes alıp devam etti. 

“Yaşlı adam nasıl korkmuş var ya, düğün sahiplerini tanıyor. İyi insanlar, kimseye karışmazlar diyor ama öte yandan gariban bir adam var; ‘Ayımı kestiler yediler.’ diyor. Biraz ortalıkta nereye gideceğini şaşıp kalmış. Sonra da aldığı gibi değneğini, yere vura vura evine gitmiş. Bir hafta boyunca camiye bile gitmemiş adamcağız.” 

“Sonra ne olmuş, ortaya çıkınca yani öyle bir şeyin olmadığı?” 

“’Ölene kadar konuşmadı benimle.’ derdi Mehmet abi. Yine de gönlünü aldığını söylerdi ya, orasını ben bilemem. Çok şakacı adamdı.” 

Mobileti ıslata ıslata iyice yıkadıktan sonra üstüne çıkıp pedallarına asılmaya başladı. Birkaç boğultudan sonra çalıştırmayı başardı. Bana doğru dönerek bağırdı. 

“Hadi koş, daha varınca da anlatırım. Yol uzun, akşama kalmayalım.” 

“Tamam abi.” diyerek selenin arkasına oturdum.

Mehmet Ali Kaba

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.