Ali oldum, Âdem oldum bahane, 

Güvercin donunda

geldim cihâne!..

Abdal Musa

İnsanın anlam arayışının cansız varlıklara dahi hayat atfettiği bir dönemden günümüze taşınan kuş imgesine dünyanın her yerinde rastlayabiliriz. Zira bazen ödünçleme bazen de tamamen kendine özgü bir inanç ile ilkel dönemin toplulukları kuşlara çeşitli kimlikler yüklemişlerdir. Belki bir mağara duvarında binlerce yıl öncesinden kalan bir resim belki bir şarkıda duyduğumuz ezgi ile zamanın yaşantısına tanık olur, onlar hakkında hikayeler yazarız; artık hayal gücümüz bizi nereye götürürse… Bu karşılaşma, iki farklı zamanın, en azından birinin diğerini anlama çabasıyla devam eder. Elinden tutabildiğimiz bir ipucu bizi çok farklı yerlere götürebilir, çıktığımız yolculuk kişisel meraklarımızın ötesinde insanlığın bilinmezi bilme tutkusuna ışık olur. Gelin biz de kendi coğrafyamızın kuşlarını takip edelim, bizi nereye götürecekler görelim.

Mitolojik devirden beri Türk inancında kutsal sayılan kuşların, bu devrin kapanmasından sonra da spiritüel konumunu koruduğunu görürüz. Tanrının yeryüzündeki sembolü olduğuna inanılan kuşlara, halk koruyucu gözüyle bakar.  Uğurlu ve iyi ruhlar olarak tahayyül edilip, her zaman saygı gösterilir.  Kuş imgesinin kültürümüzdeki yerini saptamak için dil ve tarihimize baktığımızda Orhun Yazıtlarından atasözlerine, cenaze ritüellerinden Dede Korkut’a, geniş bir kültürel yelpaze yakalarız.

Bunun yanı sıra kuş imgesinin kültürümüzdeki yerine dair verilecek en ilginç örneklerden biri de don (kılık) değiştirme motifidir. Kişinin fiziksel bir değişimle farklı bir canlıya dönüşmesi inancı literatürde ‘’don değiştirme’’ olarak anılır. Türk Tarihinin neredeyse her evresinde karşımıza çıkan don değiştirme imgesi, pek çok durumu ifade etmek ve anlamlandırmak için kullanılmıştır. Sözgelimi Şamanizm’de ölen kişinin ruhunun kuş olduğu inancı vardır. İslamiyet ile birlikte don değiştirme hikayeleri kendine erenlerin menkıbelerinde yer bulur.  En bilinen örneklerden biri ‘’Güvercin donuyla Urum’a uçan, İmamlar evinün kapısın açan ‘’ Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Sulucakarahöyük’e yerleşmesi menkıbesidir. Rivayete göre göre Hacı Bektaş- Veli’nin Anadolu’ya gelişi Rum Erenleri tarafından hoş karşılanmaz, onu engellemek isterler. Anadolu dervişlerinden Hacı Doğrul (Tuğrul) doğan donuna girerek güvercin donundaki Hacı Bektaş’a saldırır. Hacı Bektaş bunu fark edip bir anda insan donuna bürünür ve Hacı Doğrul’u boğazından yakalayıverir. Hacı Bektaş, ‘’Er ere bir yırtıcı surette mi gelir …’’ der. Hacı Doğrul orada aman diler, kendisine biat eder. Menkıbede o dönem Horasan Erenleri ve Anadolu Erenleri arasındaki rekabet ortamı anlatılırken don değiştirme motifinin kullanıldığı bir örneği görüyoruz.

Don değiştirmenin Dini tasavvufi kültürdeki yeri elbette yadsınamaz fakat Anadolu’ya baktığımızda sadece bu alanla sınırlı kalmadığı dikkat çeker. Yaygın olan bu menkıbelerin dışında Anadolu’da yardıma muhtaç kadın ve çocukların da kuş donuna girdiği rivayetler vardır. Kaynanasının zulmüne dayanamayan bir gelin, yaşadığı tacizin duyulmasından korkan bir genç kız, belki üvey anasından kaçmak isteyen küçük bir çocuk… Kuş olup uçmayı, taş olup kaybolmayı ne olursa olsun yok olmayı dilerler. Anlatıcı bu gerçekleri farklı bir kurguyla da olsa bize ulaştırır. Bu motifi sadece halk hikayelerinde değil, türkülerde, halk deyişlerinde ve isimlendirmelerde de buluruz. Yusufçuk kuşunun hikayesi buna güzel bir örnektir. Anadolu alkarıları, dervişler, şamanlar ile dolup taşarken bir köyün bir dağında Yusuf adında bir çocuk ile ablası sürülerini otlatmaya çıkarlar. Oyun oynarken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamazlar ve sürülerini kaçırırlar. Sürüyü ararken birbirlerini de kaybederler. Ablası ‘’Yusuuf!’’ diye bağıra bağıra gece boyu kardeşini arar, sonunda bulur da… Gel gör ki kardeşi de sürü de yerde taş kesilmiş yatmakta… Üzüntüsüne dayanamayıp tanrıdan kuş olmayı diler. Oracıkta duası kabul olur ve nihayetinde kanatlanıp gidiverir… O zamandan beri bahardan yaza geçerken Yusufçuğuna ağlayan bir küçük kuşun sesi işitilir.

Hikâye dinlemeyi sevenlerimiz için belki biraz hüzünlü bir nağme gibi gelmiştir kulaklara. Fakat kazıdıkça Anadolu toprağının altında yatan gerçeklere ve tarihe de şahit oluruz. Semboller ve nağmeler ile hissettiğimiz atmosfer biraz aralanınca dönemin yaşantısı ve korkularını da yakalarız. Yaratıcısına sığınan masumun imkansızı isteyerek içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için dua ettiğini görürüz.  Burada literatürümüzde kuş, uçmak, ölüm, göç kelimelerinin yan yana anılması bilgisi bize farklı bir bakış kazandırabilir. Anlatıcı ustalıkla don değiştirme motifini hikâyeye yerleştirir, böylelikle en kutsal ve günahsız sayılan kuşların ince bedenlerine kondurur korkudan titreyen ruhları… Onları hayattayken bulamadıkları özgürlüğe uçurur.

Zamanında belki gerçeği sansürlemiş olan bu semboller, anlattıkları hikâyenin özünü, kendi içinde saklayıp bizlere ulaştırmışlardır. Bilmeliyiz ki hiçbir şeyin asla tek bir anlam taşımadığı coğrafyamızda, kuş imgesi de diğer pek çok motif gibi hayatı salt gerçeklikten çıkarıp bir dönemin yaşantısının ömrünü uzatmış, nice öyküyü süsleyip destan kıvamında günümüz insanına sunmuştur. Yüzyıllar içinde birer ulak gibi dönüp dolaşan Anadolu kuşları kanatlarında hikayeler taşır. Bize miras kalan da uçup giden bu kuşların her nefeste başka duyulan rivayetleridir.

Aminat Hüray Karaçay 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir